Sunday, November 24, 2013

Kızlar

Kız arkadaş;
Gece çaldığında evine gidip sızabildiğindir. 
Sana en güzel kokan pijama, geceligini veren, temiz çarşafta yatıran, gecenin 3'ünde üşenmeden cin'ine tonik alandır. 
Konserine gelip fotoğraf çeken, sürpriz tanıtım video'su hazırlayıp 28 kilo ağırlığındaki elektik piyano'nu seninle arabaya / arabadan taşıyandır. 
Kendisi şehir dışındayken kedisine baktığın, varsa acil işini gücünü yaptığındır. 
İhtiyacın olduğunda arayıp hüngür şapalak ağlayabildiğin, o ağlamak için aradığında dinlediğin, komik bir şeyler varsa birlikte şen kahkahalar attığındır. 
Akşamdan kalma kafayla 23'ü sabahını 24 Kasım sanıp öğretmenler günün kutlu olsun diye moda sahillerinde sarılıp olayın bir gün sonra olduğunu hatırlayınca da gülüşüp amaaaan diye omuz silktiğindir. 
Ertesi gün İngiltere'ye senfoni orkestrası eseri yazmak üzere gideceksin diye stres ve heyecanından gitmeyi unutmuş olduğun nikahindan seni arayıp sakince "selen'ciğim sen unuttun herhalde, ben bugün evleniyorum" diyen, böyle acayip bir durum karşısında bile sana hiç bir şekilde kızmayandır. 
Amerika'da öğrenciyken burada olanlardan kopma diye eliyle mektup yazan, fotoğraf yollayan, arada bir içine küçük hediyeler koyandır. 
Tiroid sonuçların iyi çıkmadı diye Bursa'da aktar bulup seni oraya götürendir. 
Başka bir ülkede yaşasa dahi sana annesiyle, eşiyle, dostuyla hediye yollayandır. 
Her konserinden sonra "iyi geçti mi?" diye soran, geçmediyse havadaki nemi koklayıp "ne oldu ki?" diye arayan sorandır. 
25 metre uzaktan ruh halini anlayabildiğin / anlayabilendir. 
Aldığın kolye kırıldı diye üzüldüğü için gidip aynısından bulana kadar dükkan dükkan dolaştığındır. 
Taşınırken rahat etsin diye arabanı verdiğindir. 
Sarhoş olup salonuna kusunca sana kızıp kendi evini terkettiğinde hiç kızmadığındır :)
Beraber tatile gidip Nusaybin sınırlarında sarı fırtına'ya, Kaz dağları eteklerinde dolu yağmuruna tutulup korkudan üç buçuk atsan da sevgi gösterebildiğin, üstünü başını takas edebildiğin, açken evine yemek yemeye gidebildiğin, tatilde hala zamana göre yaşadığını görüp dehşete düşse de tüm tuhaflıklarına rağmen seni idare edebilendir. 
Albüm kaydederken yaylı sazlar dörtlüsüne verecek parayı bulamadığında şak diye hesabına o parayı yatırıverendir. 
Okuyup aydınlanacağını düşündüğü kitapları veya sıkıntılı zamanlarından kurtulman icin daha eğlenceli, sürükleyici kitapları bulup alandır. 
İngiltere'ye konserine gelip ütü yapmayi beceremiyorsun diye sahneye giyeceğin kostümü ütüleyendir. 
Aynı şişme yataktan düşe kalka uyumaya calıştığın, sana sürpriz doğum günü pastası yapan, canın sıkkın diye sabah 11'de en güzel restorana götürüp 7 saat karşında ne içiyorsan seninle içendir. 
...
Biz açlığa, zulme, savaşlara, doğal afetlere, ayrımcılığa, itilip dövülmeye, taciz tecavüze, öldürülmeye karşı birlik beraberlik icinde davranmayı bin yıllar önce öğrenmişiz. Erkek egemen toplumlarda ayakta kalabilmek adına en önemli direniş aracımız olan konuşma, paylaşma yetisi, organize olma, zamanı ve parayı makul kullanma gücünü de deneye deneye öğrendik, geliştirdik (mecburen). Demek istiyorum ki devlet babaya, amcaya, ağaya, abiye, enişteye; öyle kolay kolay yenmez bu piliçlerin eti.

Küçük hikaye:
Rahmetli anneannem çok (acayip) yaratıcı, harika bir insandı. Salı pazarına yakın otururdu ve pazara gitmeyi çok severdi. Gereksiz yere para savurmayı önlemek için de cüzdanına her açtığında hemen görebileceği bir yere "YETER EŞEK" yazmıştı. Ya!


Her sabah uyandığımda ilk gördüğüm fotoğraftır. Birazdan dışarı çıkacaklar sigara, bigudiler...

Not: Yazıda aklıma gelen bu ilk örnekler Şirin, Okşan, Seda, Ayşe, Aslı, Başak, Serra ve İrem'den derleme...

Saturday, November 2, 2013

Dokunarak konusmak

Dokunarak konuşan insanlar vardır hani, "sonra bir bakmışsın..." dedikten sonra dizine, "inanmazsın..." diye devam etmek için koluna, çok şaşırmış gibi yapmak için eline dokunan... Hiç hazetmem. Dokunma da diyemezsin. Öyle stres içinde beklersin "dokunmasa iyiydi" diye. Nafile.


Konu aslında bu değil. Aslında ben de bilmiyorum konu ne. Konu aslında tirbuşon bozuk olduğu için binbir güçlükle açtığım, Alper Yılmaz önerisi 2007 model harika İspanyol şarabından geliyor. Bir de enerjisizlikten.


Bazen yazmak istiyorum, şöyle aksın gitsin. Müzik yazarken de çoğu şarkıyı öyle yazıyorum. Açıkça söylemek gerekirse şarkı yazmak sanatsal anlamda önemsediğim bir şey değil. Gelişine topa vurmak gibi benim için. Yazdıktan sonra üstünde düşünmüyorum. Şurasını böyle yapayım burasını böyle diye süslemiyorum. Şarkının ifade ediliş şekli bence öyle olmamalı zaten. İfadenin kuvveti lafın nasıl söylendiğinde gizli. "A ve B arasına C sokuşturayım"da değil. Ama eser yazarken böyle değilim.

Sanırım eser yazasım var. Çok kıvranıyorum bu aralar. Yönetmenin uzun metraj çekme isteğine benzer uzun süreli müzik yazmak. Kıvranırsın. Sonunda ya yazarsın, ya da kendinden mutsuz olursun yazamadığın için. Ben şekilden şekile giriyorum. Çok yazasım var ama o yazma süreci "bir yandan ders vereyim, konser vereyim, sosyalleşeyim"i kaldırmıyor. Yine tek başına yol gözüktü galiba bana şöyle bir kaç gün. Yol iyidir.

Neden iyi yazarların şarap içtiğine dair harika bir yazı okudum geçenlerde. Sosyal medyada paylaşıldı denk gelmiş olabilirsiniz. Bilmiyorum neden ama bir etkisi olduğuna inanıyorum ben de. Yaratıcılık ruh halinin içkisi var. Her zaman şarap değil. Rakı ise zamanı, zaten konu yaratıcılık değil benim için. Öyle yani!

Akışına yazıyorum. Through composed. Bütünsel form. Baştan sona bestelenmiş müzik gibi. Aynı fikri geliştirebilirsin, ya da başlarsın, fikirden uzaklaşırsın gidersin. Kişisel dünyamda sözlü duygusal ifadede kuvvetli bir insan olamadım pek ama kendimi düşünce dünyasında iyi ifade ettiğim söylenir. Duygu dünyasıyla ilgili konuşmam gerekirse söyleyebildiğim en manalı şey "sinir olmak". Sinir oldum diyerek sekiz değişik çeşit duygu ifade edebilirim. Çok iyi yakın arkadaşlarım vardır onlar aslında anlarlar ne olduğunu, ama bilmeyen birisi için ilk tanışmada kaprisli birisiymişim gibi gözükebiliyorum. Aslında gerçekten değilim (bence).

Kadın hakları meselesine "sinir oluyorum" mesela bu aralar iyice. Uykularım kaçabiliyor. Tutucu bakış açısı, kadını ötekileştirme, varlığını bastırmaya çalışma o kadar etken bir motivasyon oldu ki toplum için çoğunlukla konuşmalardaki (özellikle politikacıların söylemlerinde) ayrımcılık vurgusu duyulmuyor bile. Bunu farketmeyen, savunan, savunmaya soyunan kadınlar ise iyiden iyiye canımı sıkmaya başladı. Kadın olmanın tek koşulu kadın olduğunu kabullenmektir. Bunun dışında başka bir varoluş şekli yok. O kadar çok sosyal kodlamaya maruz kalıyoruz ki yetişkin olduğumuzu anlamamız, seçimlerin kendimize ait olduğunu, bir cinsel kimliğimiz olduğunu anlamamız gerçekten uzun zaman alıyor. Erkek, Kadın, Gey, Trans... olmak, neyse o kendi halinle var olmak zor zanaat. Her seksin kendi tutucu dünyası var bu ülkede. Tutucu bakış açısı herkes için, her kesim için geçerli. Büyük baskı. Diğer yandan çok yakından tanıdığınız bir erkek başka hemcinslerinin yanında Tayland'da 14 yasında bir kız çocuğu ile nasıl beraber olduğunu ballandıra ballandıra anlatabiliyor. Bunu ruhen kaldırabilmek, kabullenmek benim için pek mümkün değil. 

Bestecinin hastalığıdır; illa ki başı sonu olacak, konular birbirine bağlanacak, geliştirme olacak içinde falan filan.. Bu yazının yok öyle bir derdi. Bütün sorun iki saat uğraşıp ancak açılabilmiş İspanyol şarabında (fikir tekrarı - repetition - yine de ve illa ki meslek hastalığı).

İstanbul'da Klüpler kapanıyor tek tek. Hayal Kahvelerini, Babylon'u Ferit Şahenk aldı. Öyle bakıyoruz. Ya ne yapacaktık o da ayrı konu? Ama çalacak yer kalmadı. Hayal Kahvesi'ni Ferit Şahenk'in aldığını bir tek ben biliyormuşum gibi gözüküyor. Ya da kimse önemsemiyor. Şaşırmam. Müzisyenler Hayal Kahvesi Gaziantep, İzmir, Ankara, Kuşadası dolaşıp duruyor. Kimse merak etmiyor mu nereye gidiyor çalmaya? O Hayal Kahvelerini oraya buraya kim açtı? Önemsemiyoruz. Peki tamam. Ankara'dan İzmir'den soruyorlar neden gelmiyorsunuz çalmaya? Sanki benim kaprisimmiş gibi gözüküyor. Halbuki biz gidemiyoruz oralara. Kimse ne yaptığımızı çözemediği için. Benim bile bazen kafam karışıyor. Kimseye kızamıyorum o yüzden :) Benim kaprisim değil. Şartlar uygun olmuyor. Nasıl olmuyor? E olmuyor işte! Yoksa İtalya'ya Amerika'ya gidiyoruz, Japonya'da CD'lerimiz basılıyor. Oraya da gelmez miyiz? Geliriz aslında da...

Kalbim kırık. Aşk meşk mevzularında değil sadece. Geçen gün Sarp Keskiner röportajında "Albümdeki (Başka) tüm sözlerin arasından belirip duran ve seni, senin kalbine denk düşecek şekilde okumayı başaramamış bir adam var sanki..." deyiverdi :) Soru mu bu? (Boru). 

Aklıma geldi. Amerika'dan döndüğümde 26 yaşındayken Hülya Tunçağ beni Borusan Kültür Evi'nde yapılan "Ne olacak Türkiye'de Caz müziğinin hali?" benzer konulu bir tartışmaya çağırmıştı. Hatta Gülüş Gülçügil-Türkmen ile de orada tanışmıştık. Kalplerinin kırık olduğundan, yaratmak istemediklerinden bahsettiler. Ben de böyle bir durumun benim için imkan ihtimal dahilinde olmadığını düşündüğümü ifade ettim. "İçimden geliyor müzik yazmak, durdurulabilir bir eylem değil ki" dedim. Gencim diye pek ciddiye almadılar. Oturumun sonunda da şimdi hepsi yakından tanıdığım abiler ablalar Gramofon'a kahve içmeye gitmeye karar verdiler. Ama her nasılsa beni çağırmayı unuttular! Biz de Gülüş ile kahve içmeye gittik. Yeni gelen hemen araya alınmazdı geçmişte. "O da çeksin, biz neler çektik" gibi bir düşünce şekli vardı. Ama işte o zaman gençtik ya, şimdi olgunlaştık. Ve şu oldu; ben bu sabah başka randevularımı önemsemeden eski bir öğrencim, şimdiki dostum benimle buluşmak istedi diye hasta masta kalkıp gidip onunla kahve içtim. Yine içerim. Hepsiyle içerim, rakı da içerim, birlikte çalarım, kitap paylaşırım, sorunlarını dinlerim, en güzeli kendim anlatırım, paylaşırım. Müzik önerilerini dinlerim. Ben var oldukça onlar da benim canım ciğerim.

Yaşadığım sürece başkalarının kalbimi yaratma sürecimi durduracak kadar kırmasına izin, imkan ve ihtimal vermeyeceğim.

Friday, October 25, 2013

Çal kızım! Ekim, Kasım, Aralık : Konserler, şunlar, bunlar.

26 Ekim, Cumartesi gecesi Kibris'ta Lefkosa Surlarici Klasik jazz ve Dunya Muzikleri Festivali'nde "Baska" albumunu caliyoruz.

Serhan Erkol & Tamer Temel, Saksafonlar
Selen Gulun, Vokal, Piyano 
Alper Yilmaz, Elektrik Bas
Derin Bayhan, Davul

5 Kasim, Isigin Yansimasi gurubu ile seneler sonra yeniden bir araya geliyoruz. Murat Ozyuksel'in gurubunun (dayim olur :) ilk albumu Bir Cicek Yili Sonra'da Ucurtma sarkisini soylemis, Teoman ile vokaller yapmistim. Onlarin yeni albumu (Simdi yeni seyler soylemek lazim, Utopya Muzik, 2013) konserine misafir olup bir suru sevdigim parcalarina klavyeler calacagim 20 sene sonra. The Mekan'da konser. 

Isigin Yansimasi, "Simdi yeni seyler soylemek lazim" @ The Mekan, 22.30


6 Kasim, Selen Gulun, Baska, @ Cafe Mitanni, 20.30

Tam ekip, evimizde gorev basindayiz :) Cafe Mitanni'de, Beyoglu'nda normal insan saatinde calmaya baslayacagiz. Gece yarisi olmadan da bitiriyoruz. Artik mekanda CD'lerimizi de bulabiliyorsunuz her daim, eger satin almak isterseniz. 

Serhan Erkol & Tamer Temel, Saksafonlar
Selen Gulun, Vokal, Piyano 
Demirhan Baylan, Elektrik Bas
Cengiz Baysal, Davul

18 Kasim, Kadinlar Matinesi @ Hayal Kahvesi Beyoglu, 22.30

Alt, Kadinlar Matinesi, 26.01.2013,
Soldan saga: Senay Lambaoglu, Ben, Sibel Gursoy, Ece Goksu ve Ceylan Ertem
Aslen 11 Haziran'da olmasi gerekirken Gezi Parki olaylari sebebiyle kendi rizamizla erteledigimiz konser. Kendi muziklerimin yaninda Turkiye'den kadin sarki yazarlari ve bestecilerinin muziklerini yorumladigim proje bu sefer Beyoglu Hayal Kahvesi'nde. Sirin Soysal, Elif Caglar Muslu, Jehan Barbur, Ayse Tutuncu, Ece Goksu, Basak Yavuz, Sibel Gursoy ve Sevval Sam gibi birbirinden harika, yetenekli kadinin muzikleri bizimle sahnede olacak. Sahnede beraber sarki soyleyeceklerim var. Heyecanliyiz her zamanki gibi.

Serhan Erkol & Tamer Temel, Saksafonlar
Selen Gulun, Vokal, Elektrik Piyano 
Demirhan Baylan, Elektrik Bas
Derin Bayhan, Davul

22 Kasim, Cuma, Kadikoy'de, Karga Sahne'de "Baska"

Demirhan Baylan ve Cengiz Baysal ile Trio calip beklendigi uzere ortaligi dagitacagimiz konser. Sarkilari calacagiz. Sagi solu belli olmuyor ekibin. En son performansta piyanonun tusunu kirdim, oyle diyeyim. Kadikooooy.... Gel bence! :)

  • Bu arada Karga Mecmua'ya (Raife Polat yazdi) verdigim roportaja buradan ulasabilirsiniz. 

Kasim'in son haftasi Arter Sanat Galerisi'nde 3 atolye calismasi yapacagim 27-29 Kasim ve 1 Aralik tarihlerinde 17.00-19.00 arasinda. Konu hakkinda aytintili bilgileri ayrica yazacagim. Katilim ucretsiz, konu enteresan. Takip ediniz. 

14 Aralik, Arter Sanat Galerisi, parcasi oldugum "Sanatcinin Felsefe ile Isi Ne?" ekibi yeniden is basinda. Yuvarlak masa toplantisi. O siralarda devam etmekte olan "Miras" ust basligi altinda ele alinabilecek birbirinden farkli uc sergi hakkinda konusacagiz. Katilim serbest. Takip ediniz. 

16 Aralik, Selen Gulun, Baska @ Hayal Kahvesi Beyoglu, 22.30

Baska yeniden Beyoglu'nda.

Serhan Erkol & Tamer Temel, Saksafonlar
Selen Gulun, Vokal, Piyano 
Demirhan Baylan, Elektrik Bas
Cengiz Baysal, Davul



  • En 'yeni' roportaj: 
Sarp Keskiner'in Sanatatak icin yaptigi roportaji buradan okuyabilirsiniz. 

  • Dinle:
Album Answers (2010, pozitif) ve Baska (2013, linrecords) artik spotify'dan dinlenebiliyor. 
Answers deezer'da da var.
Her iki album itunes'da da satilik. 

Konserlerde bulusmak uzere...






Saturday, October 19, 2013

Bırak. Kontrol etmesen ne olur?

Feryal Tükel (teyzem olur) 13. Istanbul Bienali'ni gezerken bir iş görür, çok etkilenir. Fotoğrafını çeker. Sonra telefonunun hafızası dolu olduğu için başka işler de beğense fotoğrafını çekemez. İşte bir tek bu! Ben de nasılsa akşam ona yemeğe gitmişim, bir hikaye anlatıyorum, ortasında bana ilgili olduğunu düşündüğü için 'dur sana bir şey okuyacağım' diyerek çektiği fotoğraftaki yazıyı okudu. Meğerse o iş Brian Eno'nun değil miymiş? Eno büyük saygı duyduğum müzisyen/düşünür/usta'lardandır ve çoğunlukla söylediklerine, yazdıklarına kafa sallayıp hak vermek dışında bir davranışta bulunamadığım birisidir. Yazı şöyle:

Brian Eno - Music for Airports (notation)
"Bu kısa parcanin ismi "Orta Boy Bir Nehri Geçen Küçük Bir Kayık İçin Müzik" olabilir ve "Havaalanı için Müzik", "Bir Süt Denizinin Üzerindeki Küçük Ağaç", "Yolcular", "Apollo" ve böylece yolculukla ilgili yaptığım diğer çalışmalarla kendiliğinden bir ilişki içinde olur. Geriye dönüp baktığımda bunun çalışmalarımdaki önemli bir tema olduğunu görüyorum.

Yolculuğa -yolculuk halinde olmaya - yönelik ilgim belki de sanatın kendisinin (işe yaradığı zamanlarda) bir ruh halinden diğerine hareket etmeyi sağlayan bir araç, bir yolculuk aracı olmasından kaynaklanıyor. 

Seyahat ettiğimizde, bir yerlere götürülmemize izin verdiğimizde, sanat, aşk ve dinin ayırt edici özelliklerinden olan teslimiyet halinden hiç de farklı olmayan bir ruh haline girebiliriz. Bir seferinde bir hostesle bu konuda konuştuğumuzu hatırlıyorum. Bana, günlük hayatlarında kontrolü elden bırakmayan insanların, uçak kalkarken rahatlamakta en çok zorlanan insanlar olduğunu söyledi. Sözlerini "En gerilimli anlar, business class'ta yaşanıyor" diye açıkladı. Taşınıyor olmak (ve bundan keyif almak) bütün evreni kontrol etmeye çalışmayı -her ne kadar geçici süreliğine de olsa- bırakmamızı ve kendimizi onunla birlikte sürüklenmeye bırakmamızı gerektiriyor. Bu çok hoşuma giden bir ruh hali: anlayışlı, açık, tetikte, sürprizlere hazır. Bu müziğin bunu önerebileceğini ve teşvik edebileceğini umuyorum."

Benim seyahat günlüklerim var, blogumu takip edenler bilir. Uçakta, trende yazıyorum. Taşınma halinde o kadar çok uyarılmış (stimulated) oluyorum ki yazı veya müzik yazmadan duramıyorum. Eno'nun şu kısacık açıklamasını okuyunca yine sadece "hı-hı" diyebildim. Ama üstünde düşünüyorum (hep)... 

Özellikle doğaçlama müzik çalmayı seven herkes için her sahne bilinmeyenlerle dolu harika birer yolculuktur. Kendini kapıp koyvermezsen komik duruma düşersin. Elbette kontrol de etmen, aklındakileri dizmen, doğru ifadenin bir yöntemini bulman gerekir ama öte yandan bunları düşünemezsin. Vakit yok. Zen gibidir düşünce. Hem var hem yok. Zamanla ilişkisi benzerdir sahnede çalmanın yolculuklarla. Başı sonu var işte. Hayat gibi. 

Yola düşmeye çok meraklıyım ben. Herhangi bir korkum da yoktur uçmaktan, trene, vapura binmekten. Bilinmeyenler içinde çok turne yaptım. Nerede kalıp ne yiyip içeceğimi bilmediğim konserlere gittim. Ne önemi var ki eninde sonunda çalacağım kendi müziğimi, başkasınınkini... Bilinmezlikler besliyor beni. 

Yakında tam tarihine karar veremedim birbirini takip eden üç atölye çalışması yapacağım ARTER galeri için. Müzisyen olma şartı yok. Hepsine veya sadece birine gelinebilir, döngüsel formda bir çalışma tasarlıyorum. İçindeki en önemli konulardan birisi tetikte ama sürprizlere açık olmak meselesi. 

Demek ki aslında söyleyecek daha çok "şey"im var konuyla ilgili. Biriktiriyorum. Yakında (Kasım) önce ARTER'de. Sonra yazılarda. 



Fernando Ortega ve Brian Eno:
Orta Boy Bir Nehri Geçen Küçük Bir Kayık İçin Müzik  (Antrepo No:3) 

Meksika'da Bobos nehrinde yapılan her kayık yolculuğu esnasında kayıkçı yolculara müzik çalar. Ancak yolculuğun kısalığı sebebi ile şarkıların sonuna gelmek nasip olmaz. Ortega, Brian Eno'dan bu yolculuk için mevcut şarkı listesine eklenecek bir beste yapmasını rica etmiş ve bu besteyi sadece kayık yolcularının dinleyebileceği garantisini vermiş. Çalışma nehrin sekiz fotoğrafı, Ortega ve Eno arasındaki iki mektup ve bestelenen müziği içeren ancak dinleyemediğimiz bir CD'den oluşuyor.

Fernando Ortega & Brian Eno: 

Music for a Small Boat Crossing a Medium Size River

Published by Walther König, Köln

This volume documents Fernando Ortega’s photographs of a boat taxi operating between two Mexican villages, on which the ferryman plays his CD collection. Because the trip lasts only a minute, the music is always interrupted, so Ortega asked Brian Eno to compose music for this ride. Eno’s music is not included here.


Dinle: Bırak Gitsin, Sürprizler, Selen Gülün Trio


Monday, October 7, 2013

icimden sayiyorum: bir, iki, uc.

Sidika'yi yolcu ettigimizin ertesi gunu toplantiyi onsuz yaptik. Manzara buydu! 
Sonbahar'la alip veremedigim yoktu. Herkes sonbahar geldi, depresyona girdim, fenalik gecirecegim, ay cok bunaldim gibi seylere dertlenip ic gecirirken hic dertlenmezdim ben. Severim havalar sogusun, ustumuze kalin seyler giyelim, sicak cay icelim. Aklima kotu seyler gelmezdi. Ta ki butun gidenler sonbahar'da gitmeyi tercih edeli beri. Hersey degisti!

Illa bir mevsime guceneceksem ilkbahar olsaydi, daha iyiydi. Ilkbahar'i pek sevmem ben. Cicekler tomurcuklanir, insanin kalbinde tuhaf bir agirlik, heyecan, carpinti. Ben de mi tomrucuklanmaliyim, cosmaliyim? bir turlu anlayamam. Ayaklarim bas olur, tuhaf bir taskinlik beraberinde. Konsantrasyon zayiflar. Acayip bir enerji tasmasi hali. 

sasirma sakin yolunu! Kas konseri donus yolu. 
Gecen sonbahar gidenlerle dolu bir sonbahar oldu. Sevimsizdi. Bu sonbahar da cok sevdigim, beraber calismaktan cok hoslandigim ve bunu soylemeye firsat bile bulamadan kaybettigim bir arkadasim var, Sidika Goztok. 29 yasinda kalp krizinden hop diye toparladi gitti. Aniden. Toplantimiz vardi cenazesine gittik o gun. Eposta'lara imzasini S.G. diye atardi benim gibi. Henuz silemedim yazismalarimizi. Hayatima girdiginden beri o kadar rahatlamisti ki islerim, ben rahatligim icinde bir suru proje uretebilmistim. Heyecanliydim yeni sezon icin. Hayal dunyami gerceklestirebilecek bir ekibim olmustu en sonunda (galiba). Muthis agir bir uzuntu olarak yasadik aniden gidisini. Fakat arkasindan apar topar bir suru konserim oldu, uzuntumle yuzlesemedim olmasi gerektigi gibi. Torino'dan donerken daha ucakta "yeter artik ben kendimi daha fazla tutamayacagim" diyerekten geldi dayandi gozpinarlarimin kapisina. Actim ben de kapiyi. Sonra bir hafta kadar toparlayamadim. "Hediye alacaktim, tesekkur edecektim, yapamadim" diye loop'a girdim. Icimden "hicbir seyi bir daha geciktirme Selen, aklina geldigi anda yap, duygun varsa yasa, geciktirme" gibi hisler, dusunceler gecip duruyordu. Oyle de oldu! Eylul ayi amorf bir sekilde gecti gitti. 

Oysa gidenler gidiyor. Tutamiyorsun gidecegi varsa. 

sabah donus yolu. don dolas selen...
Tutuklasti sonbahar'lar benim icin. Boyle dusunup bozmak istemiyorum iliskimi sonbahar'la ama gelecegi olan da varsa gelemiyor. Ayni sekilde benim gidecegim varsa da ayaklarima agirliklar baglaniyor. Ne acayip? Oyle bakisiyoruz karsilikli gelemeyen/gidemeyen. Eylemsizlik beni oldurur. Hareket edelim. Ne olacaksa gorelim, yasayalim, anlayalim. Once eylem insaniyim. Basimi da turlu turlu belaya sokuyorum bu sebepten. Ama vazgecmek niyetim yok boyle yasamaktan. Yasayacaksan duseceksin de kalkacaksin da bu hayatta. Defalarca da olsa boyle. Eylemsizlik daha yorucu benim icin. "Bir duramiyorsun yerinde" diye sikayet eden insan dolu etrafimda. Takma adlar pesimden, "atom karinca" filan. 
Anlamiyorum. Duracagim da ne olacak? Dunya duruyor mu? 

Annem bir tablosunun ismini "acelem var, cikmam lazim, gec kaldim" koymustu benden esinlenerek :)

Ama bazen de bir durmam gerekiyor. Kimse olmadan etrafimda. Yaratacagim zamanlar. O zaman da kafam durmuyor. Eylemsizlik hali degil yani. Tam tersi tum diger eylemler aslinda o an icin var. Eylemlerin en buyugu. 

Yaz kizim! Ne varsa icinde dokul. Yazi yaz, muzik yaz... Yaz da yaz.

Yaz. Dusun. Sil. Dusun. 

Sonbahar'i Ilkbahar'i yok bu eylemin hem. Her daim yapabiliyorum. Lutfen sonbahar oraya da bulasma(sin). Bulasma. Boyle iyiyiz biz kendi kendimize yaz ciz dunyasinda. His/dusunce dunyamizda. 

...yeni seyler soylemek lazim (simdi).