Saturday, March 21, 2015

Düş

Olmak istediğiniz insanla nefret ettiğiniz insanınız arasında dengede durabilmek için ipe dizdiğiniz diğerleri üzerinde cambazlık yaparken 
düşüyorsunuz,
hep düşüyorsunuz,
durmadan düşüyorsunuz,
düşüyorsunuz...

Düşüyorsunuz...

Gerçekliğin gerçekliğinden hiç birimiz kaçamadı.
Kimse.
Kaçamadı.
Sen de kaçamayacaksın. 

Kaçtığın olacaksın
kaçtıkça o olacaksın. 

Düşeceksin,
düşeceksin. 

Hep düşerler. 




Friday, March 20, 2015

az



İste Bahar geldi!
Coşkun Akmeriç ile birlikte yaptığımız ilk single Masal Lin records etiketi ile bugün itibariyle tüm dijital platformlarda yayınlandı. Projenin ismini müziği de bu müziğe olan tavrımızda doğru ifade ettiğini düşündüğümüz az ismini verdik. Bundan böyle kendi adlarımızı kullanmak yerine az adıyla yayınlayacağız müziklerimizi. Şarkılarımıza iginizi, desteğinizi, müzikle ilgili fikirlerinizi ve paylaşımlarınızı bekleriz. Yakında bir tane daha geliyor...

az

satın almak için tıkla;



dinlemek ve paylaşmak için tıkla;





***

az, bir proje olarak elektronik işleriyle tanınan Coşkun Akmeriç’in önceden yazmış olduğu müziklere piyanist, besteci ve şarkıcı Selen Gülün’ün söz ve müzik yazmasıyla başladı. Daha sonra 2014’te bu şarkıları birlikte Nublu İstanbul’da Şirin Soysal, Ece Göksu ve Ülkü Aybala Sunat gibi Türkiye müzik sahnesinin önemli kadın vokalistlerini düzenli olarak misafir ettikleri konserlerde seslendirmeye başladılar. Birlikte kaydettikleri, elektronik ambient ve chillout stilindeki ilk single çalışması Masal Lin records etiketiyle dijital platformlarda paylaşılmaya başlandı.

az is a new musical project of electronic musician Coşkun Akmeriç and pianist, composer, and singer Selen Gülün. Akmeriç asked Gülün to write lyrics and melodies to his compositions and that is how they started working on this electronic ambient project. Az in english means less which emphasise Akmeriç and Gülün's attitude to their music. In 2014, they started performing their songs at Nublu Istanbul with hosting great vocalists like Ülkü Aybala Sunat, Ece Göksu, and Şirin Soysal on their stage. They recorded Masal as their first ambient/chillout song as a single. Masal is being released by Lin records and available only at digital platforms.

Krediler / Credits :

Müzisyenler / Musicians
Selen Gülün - vokaller ve klavyeler / vocals & keyboards
Coşkun Akmeriç - gitarlar, synthler ve davul makinası / guitars, synths & drum machines
Ercüment Subaşı - gitarlar ve bas / guitars & bass
-
Kayıt / Recording: Coşkun Akmeriç, Demirhan Baylan & Günsel Işık Gruson
Kayıt asistanları / Recording assistants: Tolga Böyük & Erkan Çelik
Mix / Mixing: Coşkun Akmeriç
Mastering: Enrico Mercaldi (Time Tools Mastering)
Fotoğraf & sanat yönetmeni / Cover photos & Art director: Irmak Wöber


Lin records, 2015, İstanbul

Saturday, March 7, 2015

Bunlar da oldu.

Anlatacaklarım anlatabileceklerimin onda biri olacaktır. Bu onda birini zaten yaşanmış varsayalım. Yaşanmışlıktan da korkmayalım. Olan biteni akışına yazıyorum. Nasılsa birazdan uyuyacağım.

Her şeyin ilki güzel olacak diye bir şey yok. Turgut Tükel "sen daha dalak yaranı almadın" dediğinde içimden "daha ne olsun?" demiştim. Küçüktüm olan bitenler olduğunda. Hatırlamıyorum da. Ama şimdi, anlıyorum. Dalak yarası işte bunlar. Her şeyi en baştan yeniden kurgulaman gereken, tüm değerlerinin alt üst olduğu, bilmediklerini bildiğin duymak istemediklerini anlattığın günler geldiğinde ters çevirmek istiyorsun zamanı. Bütün bunlar dursun istiyorsun, her şey sessizliğe gömülsün. Şimdi ses çıkardıkları yerden hiç çıkamaz olsunlar. Ama tüm bunlar hiç de hazır olmadığın ve zayıflıktan verem gibi hissettiğin bir zamanda geliyor. İşte bu, o dalak yarası. Hazır olmadığında gelen ses.

yaşayacak ne çok anlatacak ne az şey var. 

Gidenin arkasından şiir dahi yazmak istememenin ne kadar acı olduğunu bilir misiniz? İçinden iki söz bile sarfedememek yaşanmışlığa. Başkası adına utanmak ne demek, onu bilir misiniz? Eminim bilirsiniz. Yitip gidenin öldüğünü düşünmek rahatlatsın sizi istemek. Olamadan öldüğünü. Yok olup gittigini ardında taş bile bırakmadan. Koyup orada bırakmak taşı... Direnmek boşuna. Çıkmayacak o güzel söz ağızdan.

İnsanın değerini insanlar biçmiyor. Ellerinin avuçlarının arasına aldıklarında yüzünü, sen çok değerlisin değil aslında demek istedikleri. Sen aslında biliyorsun diye gözünün içine bakmak istiyorlar. Delirme. "Delirme. Burada bizimle kal. Gitme uzaklarına düşüncelerin. Oradan alamayız seni buralara geri. Sessizliğin içi derin. Oralarda yaralar var. Biz bilmeyiz şefkati bu. Bilemeyiz yolunu."

Yalnızlık sizin bildiğiniz gibi değil. Öyle bir şey değil yalnızlık. İnsana yavaş yavaş gelir o. İçeriden sinsice gelir kalabalıklarda. Elini de tutamazsınız. Çünkü yüzleşmez sizinle. Gözünün içine de bakamazsınız. Yüzünü ellerinizin içine alamazsınız çünkü. "Sen değerlisin" diyemezsiniz. Cünkü yoktur yüzü, ağzı. Öyle sakince gelir, belirmeden, gözükmeden kimseye. Yalnızlık işte. Oyuncu. Sezemezsiniz geldiğini de gittiğini de.


Kötü de değil iyi de gelen. Giden de öyle. Aslında gölgem ve ben oturuyorduk burada hep. Gözlerimin artık göremediği mesafede, harflerin birleştiği yerde. Uykum yok ama uykumun olduğunu söyleyen de yok. O halde lafın sonu geldi. 

6/03/15
saat 23 suları

Tuesday, February 17, 2015

Değersizlik

Ben bu yazıyı kendi canımı çok sıkan bir olaydan sonra bir gece yarısı yazmış ama sonra yayınlamaktan vazgeçmiştim. Sonra Özgecan olayı oldu...

Kadınların başına türlü türlü can sıkıcı olay geliyor ama seslerini çıkarmıyorlar. Bu durumu ilk defa erken gençliğimde kız arkadaşlarımla konuştuğumda fark etmiştim. Korkunç hikayeler duydum, ben de bizzat yaşadım. Çoğunu hiç bir zaman en yakınlarımıza bile dillendirmedik Neden biliyor musunuz? Çünkü dillendirilince toplumun cezalandırdığı yine bizler oluyoruz da ondan. Bunları çoğumuz biliyoruz ama görmezlikten geliyoruz. Özellikle kadınlar diğer kadınların başına gelen felaketleri bilirse antik çağdaki ya da kabile hayatlarında olduğu gibi ona kol kanat gerip acılarını sarmaya çalışmıyor. Duymamazlıktan geliyor veya unutmak istiyor. Ötekinin de unutmasını istiyor. Çünkü içten içe ekilmiş müthiş bir ezilmiş değersizlik duygusu ile yaşıyoruz. Kadınlardan faydalanılması ise neredeyse doğal karşılanıyor toplumda. Erkektir, dürtülerine yenilmiştir, öyledir, böyledir, şöyledir. Onun yerine yıkıcı davranışların sorumluluğunu da almak kadına düşüyor. Sırtlansın kadın kendi derdini, yürüsün gitsin. 

Kadınlar en yakın arkadaşlarından birisi tecavüze tacize uğradığını (tahmin ettiğinizden sık oluyor) itiraf ettiğinde ilk tepki olarak “ah işte insanın kendisini çok iyi koruması gerek” diyorlar, biliyor musunuz? Bu ne demektir? Her türlü hareketinden sorumlu olduğunu sende bir delik var ve onun kapağı yok diye sürekli kendini kollamalı korumalısın gibi bir tavrı, yükümlülüğü bize kim neden öğretiyor? Bir insan evladı varlığından, varoluşundan sorumlu tutulabilir mi? En büyük sorun kadınların başına gelenlerden olup bitenleri farkedemeyecek kadar sorumlu tutulması, eğitimli sayılabilecek (ne demekse) erkeklerin bile dürtü geldiğinde hiçbir engel tanımayacak kadar ilkelleşip bunun da sorumluluğunu alamayacak kadar kendi cinselliği konusunda bile cahil cüheyla olmasıdır. Tecavüzünden, şiddet eyleminden, cinayetinden bile sorumlu tutulmayan bir erkek toplumunda hala kendimiz gibi yaşamayı deniyoruz. Tabii ki olmuyor!

Erkeklerin hızlıca suçu başkasına atmayı alışkanlık haline getirdiği bir ülkedir Türkiye. Ve bakın bu insanlar senelerdir iş hayatında patron oluyorlar. En fenası siyaset yapıyorlar. Hakim, savcı oluyorlar. Çeşitli bahanelerle tutuksuz yargılanma kararları verip karısını sevgilisini öldürmüş erkekleri dışarıya gerisin geriye salıveriyorlar. Televizyonlardan topluma seslenip “kadınlar kahkaha atmasın, hamile ortalıkta dolaşmasın, vs...” diyorlar. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ile çalışmaya başladığımdan beri çeşit çeşit can sıkıcı hikaye duydum. İlk denediğinde öldüremediği karısını sığındığı evde polisin yardımıyla (aslen suç) bulup sığınma evine 100 metre kala vuran erkekler var bu ülkede. Sorsan hepsi çok seviyor, ama sorsan pişman da değiller. Elektrik kesintisinden trafolara kaçan kedileri suçlayan enerji bakanı var yahu bu ülkenin. Kadınları ise her türlü sorunu tek başına üstlenmeye o kadar alışık ki kendi rızası dışında başına gelen bir felaketi bile üstlenip “kedidir kedi” demeyi normal karşılıyor. Erkeklerin davranışlarından sorumlu olmadığı kadınların tüm suçları, yanlışlıkları, felaketleri üstlendiği bir ülkede eşitlikten bahsedemeyiz. Konu bu kadar basit. 


Eklenti: Özgecan Aslan katledilmeseydi bu yazıyı yayınlamayacaktım. Ama sosyal medyadaki paylaşımlardan fenalık geçirdim. Bir konuda farkındalık ile feveran etmeyi, feryat figan etmeyi hep birbirine karıştırdık. Farkındalık öyle kendiliğinden bir anda gelişebilen bir durum değil. Toplumsal cinsiyet, şiddet, cinayetler üstünde yıllardır çalışan kadın dernekleri, oluşumları var. Onların önderliğinde, ellerindeki bilimsel verilerden yola çıkarak, tam da şimdi konuya artık gereken hassasiyeti gösterme zamanı. "Kadına karşı şiddet ve cinayetler politiktir" diye senelerdir söylediğimizde, veriler paylaştığımızda hem medya hem de sosyal medyada konunun gerçek bir tabu olduğunu gördük. Paylaşımlar çok çok azdı. Ben bu ülkede bir güzellik olabilecekse öncelikle kadın hareketi sayesinde olacağını biliyorum. Biliyor değil, eminim. Çünkü mücadele çok büyük. Hala bu emeklerinin karşılığında lütfediyormuş gibi dinleyip sadece duyarlılık dersi çıkaran herkese kızgınlığım artıyor. Biz bu farkındalık uğruna tacize tecavüze uğruyor, ölüyor öldürülüyoruz. İstediğimiz gibi yaşayınca fahişe damgası yiyor, “boşanmak istiyorum, çünkü artık kendi hayatımı kurmak istiyorum” diyince (istatistiki olarak en fazla cinayet sebebi bu) çatır çatır öldürülüyoruz. “Biz yürümek istiyoruz ama feminist kadınlar siz bizimle yürümeyin diyor” diye sosyal medyada ağlayan erkekler, siz de bir durun kardeşim. Yürümeyiver iki dakika. Bu kadınları ikna edemiyorsan orada birlikte yürümeye işte vardır bir sebebi. Kendin başka bir eylem akıl et, konuyla ilgili bir hareket düzenle, bir şey yap, sen çağır kadın arkadaşlarını düzenlediğin eyleme. Ya da dur biraz. #sendeanlat da yazılanları bir düşün anla da sonra istersen istediğin kadar yürürsün. Duyarlılık da kendiğinden gelen bir durum değil. Sindirilmesi gereken bir durumdur. Bu hareketin neresindesin, yorumla, kendi günahlarınla yüzleş, sonra ne yaparsan yap!

Kardeşimsin Özgecan.

Thursday, January 8, 2015

Bestecinin kadını olur mu?

Bir süredir birlikte çalıştığım İtalyan kadın besteciler vakfı Donne in Musica ile birlikte Türkiye'de Müzik Üreten Kadınlar konulu bir kitap hazırlamaya çalışıyoruz. İstanbul Bilgi  Üniversitesi yayınlarından çıkacak 2015'te. İçinde Osmanlı dönemi hakkında ciddi çalışmaları olan Şehvar Beşiroğlu'nun da yazısı ve katkıları olacak. Konu hakkında Türkiye'den çıkmış kapsamlı ilk yayın olacağını umuyoruz. Çünkü zaten yok! Fikir de İtalyanlardan geldi. O kadar çok bastırdılar ki mecburen yazıyoruz. Bize kalsa bu umutsuzluk düzeninde daha da yazmazdık bence. Zaten ben müzikolog değilim. Toplumsal cinsiyet konusuna ancak Bilgi Üniversitesi'nde açtığım tek dönemlik derste değinebiliyorum. Zorlamasalar konuyla ilgili küfür etmek dışında pek ciddi bir şey yazasım da yok(tu).


Dünyanın turne yapan ilk virtüöz piyanisti Clara Schumann
Tabii ki kadın besteciler ile ilgili Türkçe dilinde akademik olarak yazılmış çok az yazı var. Bir elin beş parmağı kadar. Bir kaç da makale ve köşe yazısı. Memleketin akademik ortamını bilen bilir, birbirinden çalarak yazmaya alışmış olduğu için insanlar bu koskoca bomboş alanda makale veya tez yazmıyorlar, üşenip üretmiyorlar diye düşünüyorum. Araştıracak materyal yok, her şeyi en baştan kazımak, arşivlemek, toparlamak lazım. Ayrıca zaten gizli bir tabu kadın müzisyen olmak memlekette. Sorsan kadın müzisyenler kabul etmiyor ki bir ayrımcılık içinde olunduğunu. Onları konuşmaya, farketmeye ikna etmen gerekiyor önce. Erkeklere sorsan kadın olmak hatta neredeyse avantaj. Bir baksınlar bakalım kaç tane trompet, kontrbas çalan, tuba çalan kadın var etraflarında. Şarkı söyleyene cennet müzik dünyası diye düşünüyorlar, cidden orada da az erkek şarkıcı var. Uzaktan sayısal olarak kuş bakışı baktığında bile tabloda bir yanlışlık var. Çok tanınmış bilinmiş bir ses mühendisi arkadaşımız zamanında masada oturmuş konuşurken biraz sonra istanbul caz festivalinde sahneye çıkacak kadınlardan oluşan caz grubu için "ya ama selen kabul et kadınlar da tenor sax çalamıyor yani kuvvet isteyen bir şey o çalgı" demişti. Kim demiş, kim? John Coltrane mi? Ornette Coleman mı? Onlar o sazı öyle üfleyecek diye biz önceden biliyor muyduk? Sen değiş, üşenme bir aç kulaklarını neden öyle üflemiyor da böyle üflüyor bu kadın? Farklı üflüyor diye sorun senin beklentilerinde mi onda mı? Yoksa sadece ağzına bir şey sokarak çalan kadından mı hoşlanmıyorsun? Eh bunların cevabı yok tabii karşıda. Çünkü en baştan kafada zaten soru yok.

Evin İlyasoğlu Çağdaş Türk Bestecileri diye bir kitap yayınladı Pan yayıncılıktan. En son baskısında 71 kişiden bahsediyor sadece 8 tanesi kadın. Bu arada kitabın baskısı yapılmıyor artık. O dönemde en az 20 besteci kadın sayarım orada yazan ismi bulunan erkek bestecilerden daha aktif ve uzun bir eser listesi olan (kendim dahil). Neden yokuz? Çünkü kimse yazıp çizmemiş, doğru düzgün bir araştırma yapılmamış. Ben yazıp çizeceğim. Onca işin arasında bunu da yapacağım. Bir sürü işin ilklerini yaptığımız gibi... Kadın Besteciler diye Turhan Taşan'ın bir kitabı var. Onun da baskısı yok. Türkiye'de bir tanecik olan Kadın Müzesi'ne araştırma soruyorsun, Müzik alanı diye işaretliyorsun, "aradığınız alanda çalışma bulamadık" yazıyor ekranda. Böyle umutsuzca bakakalıyorsun. Seksen küsür milyon insan var memlekette, çalışma yapılmamış alanda müzikologlar yetişiyor. Onlar da hala Schubert'in hayatı hakkında filan tez yazma derdinde. Kopyala yapıştır. 
Elektronik müzik yaratıcısı Delia Derbyshire müzik üretirken


Şimdi burada asıl konu herkes için aynı. Besteci, şarkı yazarı, müzik yazarı kendini kadın erkek diye bir ayırıma tabi tutuyor mu ki? Elbette tutmuyor. Zaten sorun da bu ya. Sen kendini üreten bir insan olarak görüyorsun. O ayrımı sen yaratmıyorsun. Ben kendim için 'merhaba ben kadın besteci selen' demiyorum ki, besteciyim diyorum (izninizle). O zaman neden bütün bu çaba? Çünkü tarihe baktığınızda Berlin Filarmoni Orkestrasına ilk defa kadın müzisyen alındığında, kemancı *Madeleine Carruzzo, yıl 1982 idi. Viyana Filarmoni orkesrasına ilk kadın müzisyen 1997'de girdi. Şu anda kompozisyon yarışmalarında isim soyad yazamıyorsunuz eserin üzerine ki cinsiniz belli olmasın ve size buna göre ödül verilmesin. Ya da artık büyük orkestraların kadro sınavlarında perde arkasında çalıyorsunuz ki kadın veya erkek ayrımı yapılmasın. Çünkü yapılıyor! İnsanoğlunun hala böyle önlemlere ihtiyacı var kararda cinsiyet durumundan etkilenmemek için. 2013'te BBC orkestra programına kaç kadın besteci eseri soktu dersiniz? Sıfır (0). **Kadınlar müzik yazamıyor mu? Buna artık popomuzla gülebileceğimiz günlerde yaşıyoruz neyse ki. 

Türkiye'de durum ne peki? Google araştırmasına göre durum bu :)




Asıl durumu artık kitaptan okursunuz canlarım. (Kıps)


*Berlin in Lights: The Woman Question

**Yazabiliyor. Bak : wimust