Hayati nasil gormek istiyorsan, bizim gibi algilari duymaya daha acik insanlar icin yeniden yazayim, nasil duymak istiyorsan oyle duyuyorsun. Bazen duymuyorsun, ya da ne oluyorsa kanallarda duyamiyorsun. En aci durumlardan birisi bu. Kulaklarin acik bekliyorsun ama ses yok. Sessizlik de degil bahsettigim. Bir ses var. Ama duymak istedigin degil. Anlatmasi zor sanirim.
Persembe aksamiydi Taylan'in kendi rizasiyla artik duymayi birakmaya karar verdigini duydugumda. Agir bir uzuntu ve huzun coktu uzerime. Huzun duygumu da alip, her seferinde oldugu gibi uzaga gittim. Sevdiklerim bilir kactigim yerleri. Orada duruyorum. Ancak bugun yazabilecek kadar anladim ne oldugunu. Yazmam gerektigi icin yaziyorum. Aslinda paylasmak istedigim icin degil.
Hayatimda ilk gercekten ve cidden ogrencim oldugunu iddia edebilecegim insandir Taylan. Tanistigimzda Rock gitaristi olmak isteyen 19 yasinda genc bir adamdi. Ben de genctim Amerika'dan yeni donmustum. Butun istedigi gercekten gitarist olmakti. Nisanli veya sozluydu hatirladigim kadariyla. Buraya bir sekilde guclu bir bagi vardi yani. Annesiyle de ilgilenmesi gerekiyordu. Bir donem calistik. Amerika'ya Berklee'ye gitmek istiyordu. Bir denedi Amerika'yi orada kisa donem okudu geldi istedigi gibi olmadi diye hatirliyorum. Sonra benimle kompozisyon calismak istedigini soyledi. Muzik oyle enteresan bir alandir ki zanaat kismi icin hoca / ogrenci iliskisinin devam ettigi bir disiplindir. Dusuceyi, dusunce ve uygulama teknigini ogrenmen, uygulayabilmek icin cesaretlenmen gerekir. Cesaret icin de hemen her zaman guvendigin insanlarin goruslerini almak istersin. Taylan bana tam (iyi) anlamiyla kuyruk olmustu. Her zaman her yerden karsima cikabilir, fikir sorabilirdi. Boylesine istekli, ilgili ve caliskan bir insana arkanizi donup gitmezsiniz. Zaten karakter olarak arkanizi donebileceginiz, paylasmak istemeyeceginiz birisi degildi. Bildigim her seyi anlatmaya, paylasmaya calistigim ilk kisidir Taylan. Israrla, hic usenmeden, korkmadan ogrenmek istedi. En oncelikli onemi belki de bu benim icin. Bilgimi gercek anlamda saklamadan etmeden paylastigim ilk insan.
Zamanla kendisindeki yaratici taraflari kesfetmeye, arastirmaya basladikca muzik yazmaya, bestecilige merak saldi. Ama ne merak? Her seyi ogrenmek istiyordu. Okuyor, soruyor, yaziyor, ciziyor, soruyor ve soruyordu. Sonra Bilgi Universitesi'ne girmeye karar verdi ve elbette kazandi. O sirada caz teorisi agirlikli bir bolum olmamiza ragmen esas ilgisi hep daha yaratici ve yeni muziklere oldu. Tasarimla ilgileniyor, yazdigi muzikleri uzun uzun planlamayi seviyordu. Mezuniyet projesi icin de benimle calismayi secti. Onu hep dogru insanlara yonlendirmeye calistim. Tolga Tuzun ve Tolga Yayalar ile tanistirdim. Onlarla da calisti. Elektronik muzige dadandi. Surekli kendi tasarladigi planlarla calismayi seviyor oldugu icin de en sonunda oyle bir seviyeye gelmisti ki aramizda soyle bir diyalog gecmisti : "Ama anlamadim Taylan o zaman bu su nasil olacak?". "Nasil anlamamis olabilirsiniz ya iste cok basit...." :) Bu bence bir ogretmenin ogrencisiyle gelebilecegi en harika noktadir.
Taylan akademisyen olmak istedigini soyledi. Ona okullar baktik. Memphis'te kuzeni besteci Tolga Zafer Ozdemir okuyordu. Onu Kamran Ince ile tanistirdim. Aslinda tam olarak tuttum kolundan Kamran'in konserlerinden birine goturdum ve zorla onlari tanistirdim. Dosyasini da yanimizda hazir tuttuk. Kamran Ince ogrenci alimlarini o donem icin yaptiklaini soyledi. Ben de israr ettim Taylan'in ozel birisi oldugunu soyledim sebepleriyle. O da Taylan'la gorusmeyi kabul etti. Dosyasini yaninda goturdu Memphis'e, cok etkilenildigini soyledi bize ve sonra kabul haberi geldi. Cok sevindik. Taylan boylece Memphis'e master yapmaya gitti. Butun bu ugrasi hayatta kac kisi icin yapmak istersiniz? Bir dusunun.
Ara ara uzun epostalar yazdik birbirimize. Bazen facebook'tan yazisiyorduk. Muziklerini dinliyor yaptiklarini takip etmeye calisiyordum ama zamanla koptuk. 2010'da Cornell'e Doktora icin full burslu olarak kabul edildigini yazdiginda bana artik hocam demekten vazgectigini bundan sonra artik benim "selen" oldugumu da yazmisti :) Bu seviyeye gelmek de cok guzeldir. Ogretmen arkadaslarim bilirler. Cornell'de de elbette basarili oldu. Cok sevilen birisi oldu. Sevilmemesi imkansiz bir insandi Taylan. Hep guler yuzlu, bir suru ailevi sorunla bogusmak zorunda kalmasina ragmen gercek bir savasciydi. Cok da yumusak bir insandi. Hayati boyunca olmak istedigi sey icin tum enerjisi ve zamanini harcayip 36 yasinda neden boyle bir sey yapmaya karar verdigini, buradan cekip gitmeye karar verdigini bilmiyoruz. Nereden bilebiliriz ki? Tek yapabilecegim onu sevmeye, saymaya devam etmek ve karari icin saygi duymak. Tum bunlari basarmaya calisirken onu anlamaya calismaktan hic vazgecmedim ama bu kararini anlamaya calismiyorum. Bunu anlayabilmek imkansiz olduguna gore oldugu gibi kabul etmeye calisiyorum. Eninde sonunda hayat devam ediyor iste.
Taylan Cihan.
Taylan "İnce, kibar, güzel, boylu boslu kimse (genç) ve cok yağmur yağmasına karşın işlenebilir durumda toprak" demekmis. Ben buraya geldigimden beri surekli firtina var ve yagmur yagiyor. Her yer cok guzel kokuyor. Toprak kokuyor. Kendisi ince, kibar ve cok yakisikli bir adamdi zaten. Cihan ise ne demek biliyorsunuz iste ; Gok demek. Evren demek. Dunya demek. Iste "o" demek.
Websitesi için:
www.taylancihan.com
Müzikleri için :
https://soundcloud.com/taylanc
Monday, October 13, 2014
Tuesday, September 23, 2014
Hayatımı Kaydıran Şarkılar
Sevgili arkadaşım Sarp Keskiner benden geçen sene böyle 10 parçalık bir liste istemişti. Ben de üşenmeyip yazmıştım. Kocaman tuhaf bir liste olmuştu. Bazıları sözlü değil dolayısıyla şarkı bile denemez. Ama işte benden de bu çıkıyor. Sonra bir şekilde bu liste basılamadı sanırım. Bari ben kendi bloguma koyayım dedim. Parçaların isimlerinin üzerine tıklayarak youtube linklerine ulaşabilirsiniz.
İşte o şarkılar :
Prince’i hayatımda efsane yapmış parçadır. 1984 tıfıl bir müzisyen adayıyım. Klasik müzik çalıp dinliyorum. Pop dinliyorum. Birden böyle bir parça çıktı ortaya, içinde bas hattı yok. Hiç bas yürüyüşü yok! Tuhaf, yüksek, iç gıcıklayıcı bir gitar solo ile giriyor parça, acayip bir ritmik riff var tekrarlı ve parçadaki herşeyi Prince kendi çalıp söylüyor. Büyülenmiştim! Sonra Miles Davis bir röportajında Prince hakkında harika şeyler söyleyince peşini bırakmadım. Ezbere bilmediğim parçası yoktur o dönemde diyebilirim.
Yaş 16. Çok aşık olduğum bir erkek arkadaşım var. Benden 3 yaş büyük ve gitar çalıyor. Herkes aileleri ile yaşıyor. Bana dedi ki “bize gel okuldan sonra sana biraz müzik dinleteyim”. Benim de o gün sabahtan beri kafamda past time paradise caliyor. Oturuyorum kalkıyorum arka planda parça durmadan çalıyor. İlk defa gitmiştim evine. Oturdum koltuğa “bak ben bu şarkıyı çok severim. sana onu çalayım” dedi ve past time paradise çalmaya başladı!
Konservatuar’da öğrenci olduğum zamanlar. Caz seviyorum, Marsalis kardeşler yeni popüler olmaya başlamış. Başka müzikler de seviyorum. Pop, Rock ne bulursam dinliyorum. The Police aşığıyım. Sting solo albüm yapıyor dediler kızdım Sting’e grubu dağıttı diye. Sonra The dream of the blue turtles albümü geldi, içinde Kenny Kirkland, Branford Marsalis, Darryl Jones, Ömer Hakim çalıyor. Şapkam uçtu. Parçayı ilk dinlediğimde Sting’e bütün kızgınlığım geçti. Hem pop hem de caz, daha ne olsun!
Ayvalık Sarımsaklı plajı'nda Karayollarının kampındayım ailemle. Erkek arkadaşım walkman'de dinleyeyim diye bana Bass desires albümünün kasetini vermiş. Crossing the corpus callosum açılış parçasıdır albümün. Çok sıcak bir öğleden sonra banka oturdum, kulağıma taktım walkman’i. Elektronik bir takım sesler efektler var. Acayip merak ettim, acaba onlar ne? Zaman, mekan kaydı ve müzik benim için bir daha geri dönmemecesine anlam değiştirdi.
Pat Metheny albümlerini 80 sonu 90’ların başlarında ezbere bilirdik. Hatta İstanbul Müzik Festivali’ne geldiklerinde tüm ekip 2 gece üstüste gitmiştim konserlerine. April Wind solo çaldığı bir parça, bende çok farklı bir yeri var. Metheny’nin müziği genellikle mutludur. Nedense çok hüzünlü geliyor bu parça bana. Mark Egan, Danny Gottlieb, Lyle Mays ile çaldığı ECM’den cikmis 78 albümünden’dir. Herkes bilmez. Bir parça solo ancak bu kadar güzel çalınabilir. Dinlemekten CD çizilmişti. Hala aynı derecede dokunur bana dinleyince.
Hastası olduğum sık sık kullandığım döngüsel form’un en güzel ve kısa örneklerinden biri. Minicik bir form bu kadar mı enerjik, bu kadar mı baş döndürücü bir enerji ile çalınır? Ekip inanilmaz; Palle Danielsson, Jan Garbarek ve Jon Christensen. Ben hala enerjim yoksa bu parçayı koyup kendime gelirim. Jarrett burada 8 tane eli varmış gibi çalıyor. Ayıp!
Kate Bush kadın ozan idollerimden biridir. The Red Shoes albümünü yaptığında Bulgar Korosu kullanmıştı backvokaller icin çok etkilenmiştim. Bir gün Serdar Ateşer’in evinde oturmuş albümü dinliyorduk. O sıralarda Serdar'ın evi mabed gibiydi. Bütün müzisyenler gelir takılırdı, ben de daha gençtim. “Parçada gitarı Jeff Beck çalıyor galiba” demiştim dinlerken ve o çıkmıştı, hic unutmam! Birden çok havalı birisi oldum camiada böylece :) Şarkıda Kate Bush “sugar” diye bir bağırır! Kelimeyi kimden duysam her duydugumda ve her zaman benim icin “you’re the one”.
http://www.youtube.com/watch?v=upQFn7sPfF4
Berklee College of Music’e okumaya gittiğimde Tribulent Indigo albümü yeni çıkmıştı. Ders aralarında kütüphaneye müzik dinlemeye gidiyordum. Albümü bulup dinlemiştim ve bu şarkıyı duyduğumda aklım çıkmıştı. Sözler ve tavır olarak benim için bütün Mitchell parçalarından açık ara öndedir. Babam kadar sevdiğim Wayne Shorter soprano saksafon çalar bir de bu parçada. Bir süre başka birşey dinleyememiştim.
Davulcu arkadaşım Jörg Mikula bana bu albümü Avusturya’dan hediye yollamıştı. Ben ilk Trio şarkı albümümü kaydetmek istiyorum ama nasıl birşey yapmak istedigimden cok emin degildim o sıralarda. “Bence bunu bir dinle senin yapmak istediğine çok benzer birşey” diye de not var mektubun içinde. Albümden çok etkilendim. Özellikle parçanın sözleri çok kuvvetlidir. Arkasından da Sürprizler albümümü kaydettim zaten. Drawing Lines bana reçete oldu denebilir.
Radiohead alternatif müzik algısını benim için, 90'ların ortasından sonra bir çok müzisyende olduğu gibi, yeniden oluşturdu. Özellikle Weird fishes parçası ile. Bu parçanın basement yorumu da inanılmazdır ama orijinalini ilk duydugumda çok uzun zaman parçaya kitlendim. Özellikle sözlere. Teknik yaklaşımı sebebiyle de Bilgi Müzik’teki Modal armoni dersime konu oluyor bu şarkı. In Rainbows albümü benim hala en büyük favorimdir bu arada. Bu albüm için uzun yol yapmışlığım vardır.
James Blake müziğe yeni bir ses gelmiyor diye konuştuğumuz bir dönemde gökten düştü! Her şeyi kendisi yapan, parcalarını yazan kaydeden mixleyen halen yirmili yaşlarının başlarında müzisyen. İnanılmaz bir sesi var. Parçayı ilk duyduğumda üstüste yatan vokaller ve sürekli tekrar eden tek cümle söz, elektronikler, sadelik şaşırttı beni. Ezberimi bozdu. Çok cesur bir yaklaşımı var Blake’in. Benim en son albümüm Başka'daki Fruitful parçasına cesaret verdi. En son albümü overgrown da çok sakat albüm. Başımıza bundan sonra kimbilir daha neler gelecek Blake’den?
Not: Blake'in Overgrown albümünü buraya yazmıştım. Blake. Büyüksün!
Monday, September 8, 2014
Soru
Dün akşamüstü
Bıraktım seni düzlükle denizin arasına.
Yolladım şeffafına,
Berrağına,
Sakinliğine,
Pembeliğine.
Artık arasan bulamazsın kendini.
Artık bana da soramazsın.
Hepsine yeniden başlaman gerek.
Not :
Çiz beni
Yaz beni dediklerinde
Kanma.
Kocaman kocaman bak
ve geçiştir.
08.08.14\ Bandirma feribotu
Wednesday, September 3, 2014
Yakınlık
Annesi babası çalışan iki kız kardeştik. Annemin iş çıkış saati 17.30'du. Karayolları'nda Kimya Mühendisi. Memur. İşten çıkar çıkmaz yanımıza gelirdi. Ortaköy'deki minik apartman dairesinde en sevdiğimiz oyunlardan birisi Diloy'la ortadaki sehpanın başına geçip annemin parmağıyla havaya yazdığı kelimeleri bulmaya çalışmaktı. Tabii aslında hiç bir zaman bulamazdık ne yazdığını ama bazen bulmuşuz gibi yapardı. O havaya yazardı biz kalem, at, çiçek, bebek filan diye bir şeyler uydururduk. O da "bilemediniz Bok yazdım Boook" diye bizimle kafa bulan birisiydi. Hep beraber kahkahalarla gülerdik. Onun her gün işe gidiyor olmasına, babamın Türkiye'nin bilmem neresinde sondaj yapmak için günlerce bazen haftalarca evden uzakta olmuş olmasına rağmen aile sevgisinden mahrumiyet hissimiz yok. Yeterince sevildik. Fiziksel mesafeye rağmen yakınlıklarını her zaman hissettik.
Bir gün birisi bana yakınlıktan ne anladığımı sormuştu? Çok kısa düşünüp cevabını verebilmiştim. Yakınlık diye tasvir ettiğim şey fiziksel mesafe olarak adlandırdığımız şey değil. Can sıkıcı tarafları da olsa birbirini seven iki insanın arasındaki fiziki mesafeyi korkutucu bulmuyorum. Manevi mesafe asıl çekindiğim şey ve onun için iki kişi yanyana aynı koltukta bile duruyor olabilir. Fiziksel olarak bir aradayken yakınlaşamıyor olmak bende klostrofobi (kapalı yer korkusu) duygusu oluşturuyor. Özellikle Pazar kahvaltılarında dışarıya çıkan çiftler var mesela karşılıklı oturup kahvaltı boyunca birbirleri ile tek kelime konuşmuyorlar. Ben o masaların yanında bile oturamıyorum. Geçen haftaların birinde Cengiz Baysal ile birlikte akşam yemek yiyorduk, sıradan bir pidecide. Yanımızda bir çift var yaşlıca. Adam tüm yemek boyunca akıllı telefonu ile ilgilendi. Kadın sadece oturdu. Çaylarına kadar içtiler. Sonra hiç konuşmadan kalkıp gittiler. Kadın güzel giyinmişti, belli ki dışarı çıkıyorlar diye özenmiş. Ben bu durumu farkettim canım sıkıldı, Cengiz farketmedi. İşte algı böyle bir şey. Bazıları için önemli bir detay bir diğeri için sıradan bir şey olabiliyor.
Her şeyin zıtlığı kendisi ile birlikte geldiğine göre yakınlık dendiğinde uzaklığın da resmin içinde olması gerekiyor, öyle değil mi? Yakınlığın oluşabilmesi için kendi uzaklığı ile birlikte gelmesi lazım. Yakınlığı Türk Dil Kurumu "Yakın olma durumu veya Duygusal bağ, akrabalık ilişkisi" olarak açıklamış. Akrabalık ilişkisi kendini açıklıyor ama duygusal bağ iki kişi arasında nasıl oluşuyor? Ben yakınlığı bir sürü koşula bağlamaktansa bir yolculuk gibi görüyorum. Ama tek yönlü bir yolculuk değil elbette, gitmeli gelmeli bir yolculuk. Dolayısıyla iki kişi arasında zaten gözle görülemeyen bir uzaklığın var olması gerekiyor önceden. Arada bir uzaklığın olmadığı varsayımıyla birisiyle zaten duygusal bağ kuramıyorsun. Baştan bir mesafe olduğu algısının oluşması lazım. Yakınlık sanki gözle görülebilir maddesel bir araç gibi bu uzaklık düzleminin içinde iki yöne doğru hareket ediyor. O düzlem içinde gitmeyi bilmek kadar geri dönmeyi de bilmek lazım. Geri dönmek mesafeyi algılayabilmek için önemli. Ne kadar gidip ne kadar geri geleceğini sürekli bir dengede ölçmen gerekiyor. En önemlisi bunu yapabilmek için bir heyecanın olması gerekiyor ki mesafeler önemini yitirsin, eylemin kendisi anlam kazansın.
Birisi ile yakınlaşmak istediğinde bu sürekli eylemi yerine getirecek motivasyonu nereden buluyoruz? Sanırım bunun cevabı meraklı bir heyecandan olmalı. Heyecan olmadan eylemde bulunamayan varlıklar olduğumuza göre. Heyecanı ayakta tutmak ise kişisel bilgilerden, başka türlü değişkenlerden oluşuyor. En zoru bu kısmı. İçimizde doldurulamayan o boşluktan oluşan bir merak var. Hepimizde farkındalık seviyesi farklı ama işte o boşluk orada duruyor. Var yani.
Bugün bir arkadaşıma "yakınlık sence ne demek"' diye sordum? "Uzağın içinde yol gitmek bence yakınlık, yaklaştıkça yaklaşamamak belki. Belki hep istek duymak... Yakınlık uzaklığa dönüşüyor yol gitme durursa" dedi. Benim hissetiklerime çok benzer bir dil bu. Hep istek duymak bu yolculuk motivasyonun ta kendisi. Ben iki kişinin birbirleriyle hiç iletişmeden (konuşmaları gerekmiyor bir bakışma da olabilir) yanyana durduğunda içlerinden birinin iletişmek istediği hissini kapılırsam hala hayat var diye düşünüyorum. Ama o kişi için derin bir üzüntü hissediyorum. Çünkü yolculuk yapmak istediği yerde maalesef artık kimse yok. İki kişi de aradaki uzaklıktan rahatsız değilse orada yakınlığın ölümü gerçekleşmiş demektir. Bazılarımız bu ölümle yaşamayı kabulleniyor.
Yakınlığın her zaman sürekli ve güvenli bir yolculuk olacağı konusunda hiç bir zaman verilmiş bir güvence yok. Buna rağmen deniyor olmamızı anlamak, açıklamak çok zor. Heyecanı ayakta tutmak kısmı kişiselleşince iki uçtan birisinin diğerinden tokat yemesi (mecazi) an meselesi. Kişisel değişkenler ya da değişmeyenlerin tutucu başkaldırısı ortaya çıktığında diğerine yolculuğu bitirmek kalıyor. Bu değişkenlere bu yazıda girmeyeyim amacım yazıyı uzatmak değil merkeze yolculuk fikrini almak. Belli ki yaşananlardan bana arta kalan yakınlık konusu oldu. Bir dönem yazdığım, Beklemek başlıklı yazılarım gibi bir seriye dönüşebilir gibi gözüküyor. Olsun varsın.
Bu aralar şiir okuyorum. Yazıyorum da. Elimden bir tek bu geliyor. Bazıları şarkıya dönüşüyor. Bazıları ile bakışıyoruz. Paylaşım şekli yakında kendi ihtiyacından doğar.
İki göz yaşı dökmeden okursanız şiiri bir daha bu sayfaya geri dönmeyin!
Not: TDK'ya göre Uzaklık
Bir gün birisi bana yakınlıktan ne anladığımı sormuştu? Çok kısa düşünüp cevabını verebilmiştim. Yakınlık diye tasvir ettiğim şey fiziksel mesafe olarak adlandırdığımız şey değil. Can sıkıcı tarafları da olsa birbirini seven iki insanın arasındaki fiziki mesafeyi korkutucu bulmuyorum. Manevi mesafe asıl çekindiğim şey ve onun için iki kişi yanyana aynı koltukta bile duruyor olabilir. Fiziksel olarak bir aradayken yakınlaşamıyor olmak bende klostrofobi (kapalı yer korkusu) duygusu oluşturuyor. Özellikle Pazar kahvaltılarında dışarıya çıkan çiftler var mesela karşılıklı oturup kahvaltı boyunca birbirleri ile tek kelime konuşmuyorlar. Ben o masaların yanında bile oturamıyorum. Geçen haftaların birinde Cengiz Baysal ile birlikte akşam yemek yiyorduk, sıradan bir pidecide. Yanımızda bir çift var yaşlıca. Adam tüm yemek boyunca akıllı telefonu ile ilgilendi. Kadın sadece oturdu. Çaylarına kadar içtiler. Sonra hiç konuşmadan kalkıp gittiler. Kadın güzel giyinmişti, belli ki dışarı çıkıyorlar diye özenmiş. Ben bu durumu farkettim canım sıkıldı, Cengiz farketmedi. İşte algı böyle bir şey. Bazıları için önemli bir detay bir diğeri için sıradan bir şey olabiliyor.
Her şeyin zıtlığı kendisi ile birlikte geldiğine göre yakınlık dendiğinde uzaklığın da resmin içinde olması gerekiyor, öyle değil mi? Yakınlığın oluşabilmesi için kendi uzaklığı ile birlikte gelmesi lazım. Yakınlığı Türk Dil Kurumu "Yakın olma durumu veya Duygusal bağ, akrabalık ilişkisi" olarak açıklamış. Akrabalık ilişkisi kendini açıklıyor ama duygusal bağ iki kişi arasında nasıl oluşuyor? Ben yakınlığı bir sürü koşula bağlamaktansa bir yolculuk gibi görüyorum. Ama tek yönlü bir yolculuk değil elbette, gitmeli gelmeli bir yolculuk. Dolayısıyla iki kişi arasında zaten gözle görülemeyen bir uzaklığın var olması gerekiyor önceden. Arada bir uzaklığın olmadığı varsayımıyla birisiyle zaten duygusal bağ kuramıyorsun. Baştan bir mesafe olduğu algısının oluşması lazım. Yakınlık sanki gözle görülebilir maddesel bir araç gibi bu uzaklık düzleminin içinde iki yöne doğru hareket ediyor. O düzlem içinde gitmeyi bilmek kadar geri dönmeyi de bilmek lazım. Geri dönmek mesafeyi algılayabilmek için önemli. Ne kadar gidip ne kadar geri geleceğini sürekli bir dengede ölçmen gerekiyor. En önemlisi bunu yapabilmek için bir heyecanın olması gerekiyor ki mesafeler önemini yitirsin, eylemin kendisi anlam kazansın.
Birisi ile yakınlaşmak istediğinde bu sürekli eylemi yerine getirecek motivasyonu nereden buluyoruz? Sanırım bunun cevabı meraklı bir heyecandan olmalı. Heyecan olmadan eylemde bulunamayan varlıklar olduğumuza göre. Heyecanı ayakta tutmak ise kişisel bilgilerden, başka türlü değişkenlerden oluşuyor. En zoru bu kısmı. İçimizde doldurulamayan o boşluktan oluşan bir merak var. Hepimizde farkındalık seviyesi farklı ama işte o boşluk orada duruyor. Var yani.
Bugün bir arkadaşıma "yakınlık sence ne demek"' diye sordum? "Uzağın içinde yol gitmek bence yakınlık, yaklaştıkça yaklaşamamak belki. Belki hep istek duymak... Yakınlık uzaklığa dönüşüyor yol gitme durursa" dedi. Benim hissetiklerime çok benzer bir dil bu. Hep istek duymak bu yolculuk motivasyonun ta kendisi. Ben iki kişinin birbirleriyle hiç iletişmeden (konuşmaları gerekmiyor bir bakışma da olabilir) yanyana durduğunda içlerinden birinin iletişmek istediği hissini kapılırsam hala hayat var diye düşünüyorum. Ama o kişi için derin bir üzüntü hissediyorum. Çünkü yolculuk yapmak istediği yerde maalesef artık kimse yok. İki kişi de aradaki uzaklıktan rahatsız değilse orada yakınlığın ölümü gerçekleşmiş demektir. Bazılarımız bu ölümle yaşamayı kabulleniyor.
Yakınlığın her zaman sürekli ve güvenli bir yolculuk olacağı konusunda hiç bir zaman verilmiş bir güvence yok. Buna rağmen deniyor olmamızı anlamak, açıklamak çok zor. Heyecanı ayakta tutmak kısmı kişiselleşince iki uçtan birisinin diğerinden tokat yemesi (mecazi) an meselesi. Kişisel değişkenler ya da değişmeyenlerin tutucu başkaldırısı ortaya çıktığında diğerine yolculuğu bitirmek kalıyor. Bu değişkenlere bu yazıda girmeyeyim amacım yazıyı uzatmak değil merkeze yolculuk fikrini almak. Belli ki yaşananlardan bana arta kalan yakınlık konusu oldu. Bir dönem yazdığım, Beklemek başlıklı yazılarım gibi bir seriye dönüşebilir gibi gözüküyor. Olsun varsın.
Bu aralar şiir okuyorum. Yazıyorum da. Elimden bir tek bu geliyor. Bazıları şarkıya dönüşüyor. Bazıları ile bakışıyoruz. Paylaşım şekli yakında kendi ihtiyacından doğar.
Murathan Mungan'ın o lanet, o baş belası şiiri Yalnız Bir Opera'dan bir alıntı :
"O boşluk doldu sanırsınız
Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir
gün gelir bir gün
başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
o eski ağrı
ansızın geri teper.
Dilerim geri teper. Yoksa gerçekten
Bitmişsinizdir."
İki göz yaşı dökmeden okursanız şiiri bir daha bu sayfaya geri dönmeyin!
Not: TDK'ya göre Uzaklık
| 1. isim Uzak olma durumu, ıraklık "Duvarın yüzünde birbirine otuz arşın kadar uzaklıkta sımsıkı kapalı iki büyük kapı vardı." - H. R. Gürpınar |
| 2. matematik İki nokta arasındaki uzay ölçümü, mesafe |
Thursday, August 21, 2014
Alıntı 001_01
"Tek bir kişi varlığıyla, bütün öbür insanlara gözdağı verir." Tersine çevirmekte bir sakınca görmüyorum bu gözlemi. Bütün öbür insanlar da, tek tek ya da toplu varlıklarıyla, o tek kişiye gözdağı verirler. Yalnızlık, bu gözdağına karşı çürük bir sığınak değil mi? Sanat bir sığınak olduğu oranda, koruyabiliyor mu sağladığı yalnızlıkla kişiyi o gözdağından? Öyleyse yazarlık, bestecilikten daha sağlam bir sığınak mı?
Not: Ortalıktan kaybolan bir arkadaşım var normalde yazdıklarımı okur yorum yapar. Bulut oldu. Bunu da okuyacaktır. Belki beni bulmak ister iki çift kelam etmek ister info@selengulun.com'a. İyi midir hoş mudur bir ses versin DD.
Mimaroğlu, İ. (1994). Paul Bowles : Besteciliğe Boş Veren Yazar. Ertesi Günce. İstanbul : Pan
Not: Ortalıktan kaybolan bir arkadaşım var normalde yazdıklarımı okur yorum yapar. Bulut oldu. Bunu da okuyacaktır. Belki beni bulmak ister iki çift kelam etmek ister info@selengulun.com'a. İyi midir hoş mudur bir ses versin DD.
Subscribe to:
Posts (Atom)