Thursday, December 12, 2013

Berlin'den notlar.

christmas markt alexander platz
Şehirde olunca yine zaman çok hızlı geçiyor. Hiç bir yerin zamanı
Fiuggi'ye benzemiyor. Ne iyi yapmışım da gitmişim "zamanı"nda. 

Şarabım, ekmeğim, kahvem ve peynirim güzel. Ufak şeylerle mutlu olabiliyorum hala. Kafanın iyi olması gerekmiyor önünden hızla geçen bir bisikletlinin o anda seni heyecanlandırması için. Buna sevin.

Bir şehrin metrosunun sarı renkli olması çok şey ifade ediyor. Her şey insan için. Senin kullandığın aletler ve hayatın arasına her türlü mesafe sokuluyor. Bunu bir düşün.






Çocuklar mutlu, sakin. Durakta inecekler diye seviniyorlar mesela. Durup dururken göz teması kurup kitlenip seni yemiyorlar. Kendi dünyaları var şimdiden. Bunun için kat etmek zorunda kaldığın yolları düşünüp dertlenme.

Caz ve çağdaş müzik dünyasına acil kadın müzisyen gerekiyor. Kesin bilgi!



B-flat Berlin'in en çok bilinen caz klübü. Ağzına kadar dolu cumartesi gecesi. Bir quintet çalıyor bu meraklı kitleye her müzik taklidin taklidinin taklidi. Süper sıkıcı. Sıkıcı müzik çok tatlı da çalınabilir aslında. Bunlar çalamıyor, ama herkes çok memnun kendinden , çirkinliğe varacak kadar havalı. Aynı cover çalmak gibi sonuçta bu kadar tanıdık bir sound çalmak. Ben jam session bekliyorum. Tek amacım çıkıp calmak! Zor duruyorum ama meğerse ara vermişlermiş! Sıkıntı, çalmak istiyorum.  Bir kadeh daha şarap söylüyorum. Ufak tefek bir kız vardı önümde o da yanıma oturuyor. Litvanya'dan Barbora! O da gelmiş almanya'da yaşanır mı diye New York'tan kendini kandırmaya çalışıyor ama henüz ikna olamamış. Yeni müziğe meraklı! Başlıyoruz konuşmaya. Grubu beğenmedim davulcu olmuyor diyor. Ben de diyorum ki klavyeci 70'lerde bile kullanılmayan iğrenç bir elektrik piyano sesi kullanıyor! Birbirimizden hoşlanıyoruz. Sahnede kadın yok heyecan yok diyor. Ben kemancı Barbora'yi o an bir seviye daha yükselip basbayağı seviyorum. Ama müziğe tahammül edemediğim için arkadaşlarımı alıp oradan uzuyorum. Herkes gidiyor olmaktan çok memnun, çalan müziği sevmemiş bir halde çıkıyoruz. Her zaman bira içilecek bir yer vardır. Barbora ile bit pazarına gideceğiz yarın. Daha önemlisi bence ileride proje yapacağız. Tek başına cumartesi gecesi koşarak b-flat'e gelmiş o saçma şişirilmiş müziği beğenmemiş NY'lu bir kadın benim takımımdan ailem sayılır. Buyursun gelsin!




Metrodayız. Sağım solum herkes metroda içiyor. Kimse olay çıkarmıyor. Birbirleri ile muhabbet ediyor veya kitap dergi okuyorlar. Moralim bozuluyor. Bizim için gelecek ne kadar gelecek?

Aklımın dibinde kalbimin köşesinde bir soru(n)? Peşinden buralara kadar geldiğim. O soruların peşinde dünyayı dolaştık zaten. İyi ki varlar.
















Çocuklar çatapat patlatıyor Kreuzberg'de! :)








pablo held trio @ a-trane
Brothers & sisters, ladies & gentleman, officially recognized, I am trying on the wrong side of the world. 
( Mama it is all your fault)
*Pablo Held Trio aklımı başımdan aldı!

Jonas Burgimwinkel davulcu. Müzisyen. Kalp. Heyecan. Gözümü kulağımı alamadım. Elimi kolumu nereye koyacağımı şaşırdım. Merhaba. 

Çalgısına müthiş hakim, kendisini o an'a bırakabilen, eğlenen, iletişim kurabilen, tüm algıları açık birisini (kızlı erkekli) müthiş seksi buluyorum. Öyle böyle değil! Zaafım var. Red kit ve Yul Bryner dışında (yaş sıralaması ile) :) hemen her zaman bu böyle oldu. Göndermenin sebepleri ortada: hakim ama kendini salabiliyor (zen), yumuşak veya sert çalabiliyor (dokunuş) ve o an'ın içine kendini bırakabiliyor (meditasyon, yok olma). Daha ne istersin ki? :) (çok memnun oldum jonas!)

A-trane güzel klüp sen de çal!

Müzik her şeyi yeniden yapılandırabiliyor. Müzik her şeyi bir anda silip atabiliyor. Müzik her şeyi olduğundan farklı gösterebliyor.

Pablo Held Trio çok geniş bir aralıkta çalıyor. Kuvvetliler ve hassaslar. Piyano Trio bir sanat formu. Dinlemek için emek sarfetmek gerekiyor, edebiyatını tanımak gerekiyor. Müziğin içine oturmak istedim bu gece, dışında kalmak zor geldi, içine girmek istedim. Bazen ama çok nadiren böyle olabiliyor. Etrafımda kimseyle bir süre konuşamayacak bir hale geldim. Sanırım kıskançlıktan (çatladım).
("Neden peki ben de.......?" diye) sorma!

Çal!

Kahve almayı unutma (mocca).

Dönüş paniği: Diktim ama hala ufak tefek kanamalar var. Onlar da kabuk bağlayacaktır. Her zaman geçer. Sakin ol!

Beklemekle ilgili bir büyü varsa benim üstümde, onu artık bozdurmak istiyorum. Tam Valizimi verecekken yürüyen bant bozuldu Tegel havaalaninda. Onlarca insan bekliyoruz. Yorgunum Berlin, yapma bana böyle. 

Tuesday, December 10, 2013

Dön


Gülümsediğin kadarıyla duruyorsun orada asılı
Baktığında yanlış yöne bakıyorsun.
Hepimizden önce gittin oraya biz nereye geleceğimizi bilemeden
Orada bizi bekledin,
Gelmedik.

Hep zamanda hata.
Zaman bize başka anlatıyor sana bambaşka
Bizim anladığımız bir ve iki
Sen sıfırdasın geri dönmüyorsun.

Dön dedi bana dünya dönüyor belki durabilirsin.
Kimsenin döndüğü yok orada yalnızsın.
Hiç gelmedi aklına dönmek.
Durmak da.

Geri dönüşün yok senin.

Ne anladın iki olduğumuzda
Hep karanlık.
Karanlığın içinde ses, seste bir gıcırtı, bir sıkıntı.
Şaşırmadın mı?

Bekleme orada üşürsün.
Kolay değil üşümek tek başına
İnsanlar birbirlerini öpüyorlardı sokakta
Dönünce öperim diye düşündün ama dönecek yerde biz varız.
Biz kimseyi öpemeyiz.

8.21pm


(TK 1724)
Berlin-istanbul arası Gökyüzü

Saturday, December 7, 2013

TK 1727 - deneme bir ki...

Öyle batıl inancım filan yoktur ama 7 rakamı hep biraz ters gelmiştir. Şans diyip kıvırıp geçelim.

Bu sefer uçamaz oldum. Uçmak hep biraz rahatsız bir şey zaten. Ben Amerika'dan kesin dönüş yaparken yanımda bir Amerikalı ve 35 değişik ebatta çanta, bavul, kutu, enstruman v.s. aktarmalı uçağımız Frankfurt'tan 2 saat uçtuktan sonra geri dönmeye karar vermişti! Düşünün saatlerdir uçuyorsunuz sadece 2 saat kalmış ayaklarını yere basmaya uçak arıza yapıyor bilmem kaç bin km havada, gidelim orada çözerizlik bir şey olmadığı için de geriye dönüyoruz. Uçakta hostesler birden ekstra tatlı insanlara dönüşüp ikrama başlamıştı. Mike'la birbirimize dönüp "eh buraya kadarmış" dediğimizi hatırlıyorum. Neyse o kadarcık değilmiş :)

Berlin uçuşum aslında dün akşamdı. Planım gece orada olmak sabah da Berlin'e uyanmaktı. Cuma sabahı önümüzde gerçekleşmesi ihtimal bir festival için bir iş toplantım var sonra arkadaşlarımla buluşacağım falan da filan. Fakat fırtına Xaver taşı gediğine koydu ve benim uçacağım saatlerde fırtınanın hızı saatte 140 km'yi bulunca Avrupa'nın o bölgesine bir sürü uçuş iptal oldu. Sonrası tanıdık Türkiye organizasyon harikası hikayeleri. Keşmekeş, kavga dövüş, bir takım terbiyesiz söylemler, itiş kakış... Almanlar öyle duruyor bu arada, ıslık çalıyor, muhabbet ediyorlar. Rahatlar, harika bir sakinlik. Ben kültürel olarak arada kalmış birisi olarak tabii ikisinden de biraz hallerde yere oturup sakinleşmesini bekledim ortamın. İnsanları bir sonraki günün uçaklarına bölüştürdüler. Beni yine akşam uçağına koydular. Oteli arayıp rezervasyonumu erteledim, pasaport çıkışımı yaptım, çantamı aldım. Bizi sultanahmet'te grand yavuz diye dört yıldızlı bir otele götürdüler. Benim check in'imi en son kişi olarak yaptılar, sabırla bekledim. "Niye evine gitmedin kardeşim?" diye sorabilirsiniz. Sevenlerim de sordu. "Selen evine dön canım hadi" dediler fakat o evden pazartesi gününe kadar çıkıldı bir kere. Illa ki bir yere gidilir... Gidilecek.

Sultanahmet'i çok severim ben. Annem oralı. Babam'la da soğuk çeşme yokuşunda (gülhane parkının yanı) tanışmışlar. Özel bir durum. Konservatuar çemberlitaş'ta idi. Çocukluk anılarım var acayip. Sabah Sultanahmet'e uyandım. Sokağa çıkıp gezdim, arandım neden orada olduğumu? Berlin nere, sultanahmet nere? Annemi çağırdım uzun zamandır görüşmüyorduk çok yakın oturmamıza rağmen benim yaşam programım bir tuhaf yoğun olduğundan, o da geldi. Acayip huzurlu bir öğleden sonra geçirdim. "Artık dinlenmen gerekiyordu işte mecburen dinlendin" dedi Seval Gülün. Doğru söz.
Şu an uçuyorum TK 1727 bu akşam havada. Berlin'de kar var dedi arkadaşlarım, hoşuma gitti. Karsız Berlin olur mu? Xaver gidiyor dediler. Güle güle brother Xaver. Arkasında sadece Almanya'da 7 ölü bırakmış. Ne olacak ki dedim? Sadece bugün sabah 4 madenciye (çalışma izinsiz maden) iş yerleri mezar oldu, günde 60tl'na yaşayabilmek için çalıştıkları yer altı. Mezarlıkları tahrip ediliyor diye itiraz eden iki kişiyi de Yüksekova / Gewer'de polis vurdu öldürdü. Emekçi iki Kürt. Etti mi sana sadece bugün 6 kişi. Bizden uzak durasın Xaver. Bizim fırtınamız zaten hiç durulmadı. Acayip moralim bozuk bindim uçağa. Sinir içindeydim, uçak kalkınca biraz sakinleştim. Uzak iyidir, git Selen.

Hava koşullarının tuhaf olduğunu uçağın süreki sallamasından anlıyoruz...

Geçen gece bir arkadaşım geldi muhabbete. Bir sürü çeşit müzik dinledik. Daha çok şarkı dinleyesimiz varmış ama o gece. David Bowie'nin bir parçasını dinletti her nasılsa kulağımdan kaçmış. Piyano'lu daha jazzy işlerinden biri. Dalga geçti benimle nasıl bowie sevmek bu parçayı bilmeden diye. Haklı olabilir ama hala Bowie sürprizi olabilmesi bence çok daha eğlenceliydi. Benim yoldaş şarkılarım var. Sanırım herkesin öyle. Bazılarını sakinleşmek için, bazılarını eğlenmek, duygulanmak, konsantre olmak için dinliyorum. O setler her seferinde değişiyor. Bazılarını unutuyorum bazıları kalıcı oluyor. Emre ile şarkı dinlerken şunu düşündüm şarkı insanların bir arada durmasına sebep olan en önemli kültürel öğelerden biri. Müzik değil, şarkı. İnsanlar bir araya geliyor sevinince, hüzünlenince, kutlamak için hep birlikte şarkı söylüyoruz. Ortak paydada duygu paylaşımı, çok yoğun. Birine seni seviyorum demekte zorlanırsan ver eline konuyu anlatan şarkıyı bak ne oluyor mesela? Ortak bir sürü şey konuşabildiğim çoğu müzisyen arkadaşımla benzer şarkılar seviyoruz. Rastlantı değil. Birlikte oturup söylemesek de referans olarak bilmem kimin bilmem ne parçası hmm yaa evet yaa ooo bayılırım... diyerek dinliyoruz. Benim dinlediğim bir sürü enstruman için yazılmış esere Emre tahammül edemiyor olabilir mesela ama bir Radiohead parçasını paylaşabiliyoruz, çünkü sözleri var. Bunu tabii müziğin sosyo politik gücüne bağlayabiliriz buradan ama "ne gerek var o kadar sıkıcı olmaya?", der ve kulağıma bu aralar her daim birlikte takıldığım arkadaşım Daughter - Human'ı takarım.

"Despite everything I am a human. Mmmmm...."

Sunday, November 24, 2013

Kızlar

Kız arkadaş;
Gece çaldığında evine gidip sızabildiğindir. 
Sana en güzel kokan pijama, geceligini veren, temiz çarşafta yatıran, gecenin 3'ünde üşenmeden cin'ine tonik alandır. 
Konserine gelip fotoğraf çeken, sürpriz tanıtım video'su hazırlayıp 28 kilo ağırlığındaki elektik piyano'nu seninle arabaya / arabadan taşıyandır. 
Kendisi şehir dışındayken kedisine baktığın, varsa acil işini gücünü yaptığındır. 
İhtiyacın olduğunda arayıp hüngür şapalak ağlayabildiğin, o ağlamak için aradığında dinlediğin, komik bir şeyler varsa birlikte şen kahkahalar attığındır. 
Akşamdan kalma kafayla 23'ü sabahını 24 Kasım sanıp öğretmenler günün kutlu olsun diye moda sahillerinde sarılıp olayın bir gün sonra olduğunu hatırlayınca da gülüşüp amaaaan diye omuz silktiğindir. 
Ertesi gün İngiltere'ye senfoni orkestrası eseri yazmak üzere gideceksin diye stres ve heyecanından gitmeyi unutmuş olduğun nikahindan seni arayıp sakince "selen'ciğim sen unuttun herhalde, ben bugün evleniyorum" diyen, böyle acayip bir durum karşısında bile sana hiç bir şekilde kızmayandır. 
Amerika'da öğrenciyken burada olanlardan kopma diye eliyle mektup yazan, fotoğraf yollayan, arada bir içine küçük hediyeler koyandır. 
Tiroid sonuçların iyi çıkmadı diye Bursa'da aktar bulup seni oraya götürendir. 
Başka bir ülkede yaşasa dahi sana annesiyle, eşiyle, dostuyla hediye yollayandır. 
Her konserinden sonra "iyi geçti mi?" diye soran, geçmediyse havadaki nemi koklayıp "ne oldu ki?" diye arayan sorandır. 
25 metre uzaktan ruh halini anlayabildiğin / anlayabilendir. 
Aldığın kolye kırıldı diye üzüldüğü için gidip aynısından bulana kadar dükkan dükkan dolaştığındır. 
Taşınırken rahat etsin diye arabanı verdiğindir. 
Sarhoş olup salonuna kusunca sana kızıp kendi evini terkettiğinde hiç kızmadığındır :)
Beraber tatile gidip Nusaybin sınırlarında sarı fırtına'ya, Kaz dağları eteklerinde dolu yağmuruna tutulup korkudan üç buçuk atsan da sevgi gösterebildiğin, üstünü başını takas edebildiğin, açken evine yemek yemeye gidebildiğin, tatilde hala zamana göre yaşadığını görüp dehşete düşse de tüm tuhaflıklarına rağmen seni idare edebilendir. 
Albüm kaydederken yaylı sazlar dörtlüsüne verecek parayı bulamadığında şak diye hesabına o parayı yatırıverendir. 
Okuyup aydınlanacağını düşündüğü kitapları veya sıkıntılı zamanlarından kurtulman icin daha eğlenceli, sürükleyici kitapları bulup alandır. 
İngiltere'ye konserine gelip ütü yapmayi beceremiyorsun diye sahneye giyeceğin kostümü ütüleyendir. 
Aynı şişme yataktan düşe kalka uyumaya calıştığın, sana sürpriz doğum günü pastası yapan, canın sıkkın diye sabah 11'de en güzel restorana götürüp 7 saat karşında ne içiyorsan seninle içendir. 
...
Biz açlığa, zulme, savaşlara, doğal afetlere, ayrımcılığa, itilip dövülmeye, taciz tecavüze, öldürülmeye karşı birlik beraberlik icinde davranmayı bin yıllar önce öğrenmişiz. Erkek egemen toplumlarda ayakta kalabilmek adına en önemli direniş aracımız olan konuşma, paylaşma yetisi, organize olma, zamanı ve parayı makul kullanma gücünü de deneye deneye öğrendik, geliştirdik (mecburen). Demek istiyorum ki devlet babaya, amcaya, ağaya, abiye, enişteye; öyle kolay kolay yenmez bu piliçlerin eti.

Küçük hikaye:
Rahmetli anneannem çok (acayip) yaratıcı, harika bir insandı. Salı pazarına yakın otururdu ve pazara gitmeyi çok severdi. Gereksiz yere para savurmayı önlemek için de cüzdanına her açtığında hemen görebileceği bir yere "YETER EŞEK" yazmıştı. Ya!


Her sabah uyandığımda ilk gördüğüm fotoğraftır. Birazdan dışarı çıkacaklar sigara, bigudiler...

Not: Yazıda aklıma gelen bu ilk örnekler Şirin, Okşan, Seda, Ayşe, Aslı, Başak, Serra ve İrem'den derleme...

Saturday, November 2, 2013

Dokunarak konusmak

Dokunarak konuşan insanlar vardır hani, "sonra bir bakmışsın..." dedikten sonra dizine, "inanmazsın..." diye devam etmek için koluna, çok şaşırmış gibi yapmak için eline dokunan... Hiç hazetmem. Dokunma da diyemezsin. Öyle stres içinde beklersin "dokunmasa iyiydi" diye. Nafile.


Konu aslında bu değil. Aslında ben de bilmiyorum konu ne. Konu aslında tirbuşon bozuk olduğu için binbir güçlükle açtığım, Alper Yılmaz önerisi 2007 model harika İspanyol şarabından geliyor. Bir de enerjisizlikten.


Bazen yazmak istiyorum, şöyle aksın gitsin. Müzik yazarken de çoğu şarkıyı öyle yazıyorum. Açıkça söylemek gerekirse şarkı yazmak sanatsal anlamda önemsediğim bir şey değil. Gelişine topa vurmak gibi benim için. Yazdıktan sonra üstünde düşünmüyorum. Şurasını böyle yapayım burasını böyle diye süslemiyorum. Şarkının ifade ediliş şekli bence öyle olmamalı zaten. İfadenin kuvveti lafın nasıl söylendiğinde gizli. "A ve B arasına C sokuşturayım"da değil. Ama eser yazarken böyle değilim.

Sanırım eser yazasım var. Çok kıvranıyorum bu aralar. Yönetmenin uzun metraj çekme isteğine benzer uzun süreli müzik yazmak. Kıvranırsın. Sonunda ya yazarsın, ya da kendinden mutsuz olursun yazamadığın için. Ben şekilden şekile giriyorum. Çok yazasım var ama o yazma süreci "bir yandan ders vereyim, konser vereyim, sosyalleşeyim"i kaldırmıyor. Yine tek başına yol gözüktü galiba bana şöyle bir kaç gün. Yol iyidir.

Neden iyi yazarların şarap içtiğine dair harika bir yazı okudum geçenlerde. Sosyal medyada paylaşıldı denk gelmiş olabilirsiniz. Bilmiyorum neden ama bir etkisi olduğuna inanıyorum ben de. Yaratıcılık ruh halinin içkisi var. Her zaman şarap değil. Rakı ise zamanı, zaten konu yaratıcılık değil benim için. Öyle yani!

Akışına yazıyorum. Through composed. Bütünsel form. Baştan sona bestelenmiş müzik gibi. Aynı fikri geliştirebilirsin, ya da başlarsın, fikirden uzaklaşırsın gidersin. Kişisel dünyamda sözlü duygusal ifadede kuvvetli bir insan olamadım pek ama kendimi düşünce dünyasında iyi ifade ettiğim söylenir. Duygu dünyasıyla ilgili konuşmam gerekirse söyleyebildiğim en manalı şey "sinir olmak". Sinir oldum diyerek sekiz değişik çeşit duygu ifade edebilirim. Çok iyi yakın arkadaşlarım vardır onlar aslında anlarlar ne olduğunu, ama bilmeyen birisi için ilk tanışmada kaprisli birisiymişim gibi gözükebiliyorum. Aslında gerçekten değilim (bence).

Kadın hakları meselesine "sinir oluyorum" mesela bu aralar iyice. Uykularım kaçabiliyor. Tutucu bakış açısı, kadını ötekileştirme, varlığını bastırmaya çalışma o kadar etken bir motivasyon oldu ki toplum için çoğunlukla konuşmalardaki (özellikle politikacıların söylemlerinde) ayrımcılık vurgusu duyulmuyor bile. Bunu farketmeyen, savunan, savunmaya soyunan kadınlar ise iyiden iyiye canımı sıkmaya başladı. Kadın olmanın tek koşulu kadın olduğunu kabullenmektir. Bunun dışında başka bir varoluş şekli yok. O kadar çok sosyal kodlamaya maruz kalıyoruz ki yetişkin olduğumuzu anlamamız, seçimlerin kendimize ait olduğunu, bir cinsel kimliğimiz olduğunu anlamamız gerçekten uzun zaman alıyor. Erkek, Kadın, Gey, Trans... olmak, neyse o kendi halinle var olmak zor zanaat. Her seksin kendi tutucu dünyası var bu ülkede. Tutucu bakış açısı herkes için, her kesim için geçerli. Büyük baskı. Diğer yandan çok yakından tanıdığınız bir erkek başka hemcinslerinin yanında Tayland'da 14 yasında bir kız çocuğu ile nasıl beraber olduğunu ballandıra ballandıra anlatabiliyor. Bunu ruhen kaldırabilmek, kabullenmek benim için pek mümkün değil. 

Bestecinin hastalığıdır; illa ki başı sonu olacak, konular birbirine bağlanacak, geliştirme olacak içinde falan filan.. Bu yazının yok öyle bir derdi. Bütün sorun iki saat uğraşıp ancak açılabilmiş İspanyol şarabında (fikir tekrarı - repetition - yine de ve illa ki meslek hastalığı).

İstanbul'da Klüpler kapanıyor tek tek. Hayal Kahvelerini, Babylon'u Ferit Şahenk aldı. Öyle bakıyoruz. Ya ne yapacaktık o da ayrı konu? Ama çalacak yer kalmadı. Hayal Kahvesi'ni Ferit Şahenk'in aldığını bir tek ben biliyormuşum gibi gözüküyor. Ya da kimse önemsemiyor. Şaşırmam. Müzisyenler Hayal Kahvesi Gaziantep, İzmir, Ankara, Kuşadası dolaşıp duruyor. Kimse merak etmiyor mu nereye gidiyor çalmaya? O Hayal Kahvelerini oraya buraya kim açtı? Önemsemiyoruz. Peki tamam. Ankara'dan İzmir'den soruyorlar neden gelmiyorsunuz çalmaya? Sanki benim kaprisimmiş gibi gözüküyor. Halbuki biz gidemiyoruz oralara. Kimse ne yaptığımızı çözemediği için. Benim bile bazen kafam karışıyor. Kimseye kızamıyorum o yüzden :) Benim kaprisim değil. Şartlar uygun olmuyor. Nasıl olmuyor? E olmuyor işte! Yoksa İtalya'ya Amerika'ya gidiyoruz, Japonya'da CD'lerimiz basılıyor. Oraya da gelmez miyiz? Geliriz aslında da...

Kalbim kırık. Aşk meşk mevzularında değil sadece. Geçen gün Sarp Keskiner röportajında "Albümdeki (Başka) tüm sözlerin arasından belirip duran ve seni, senin kalbine denk düşecek şekilde okumayı başaramamış bir adam var sanki..." deyiverdi :) Soru mu bu? (Boru). 

Aklıma geldi. Amerika'dan döndüğümde 26 yaşındayken Hülya Tunçağ beni Borusan Kültür Evi'nde yapılan "Ne olacak Türkiye'de Caz müziğinin hali?" benzer konulu bir tartışmaya çağırmıştı. Hatta Gülüş Gülçügil-Türkmen ile de orada tanışmıştık. Kalplerinin kırık olduğundan, yaratmak istemediklerinden bahsettiler. Ben de böyle bir durumun benim için imkan ihtimal dahilinde olmadığını düşündüğümü ifade ettim. "İçimden geliyor müzik yazmak, durdurulabilir bir eylem değil ki" dedim. Gencim diye pek ciddiye almadılar. Oturumun sonunda da şimdi hepsi yakından tanıdığım abiler ablalar Gramofon'a kahve içmeye gitmeye karar verdiler. Ama her nasılsa beni çağırmayı unuttular! Biz de Gülüş ile kahve içmeye gittik. Yeni gelen hemen araya alınmazdı geçmişte. "O da çeksin, biz neler çektik" gibi bir düşünce şekli vardı. Ama işte o zaman gençtik ya, şimdi olgunlaştık. Ve şu oldu; ben bu sabah başka randevularımı önemsemeden eski bir öğrencim, şimdiki dostum benimle buluşmak istedi diye hasta masta kalkıp gidip onunla kahve içtim. Yine içerim. Hepsiyle içerim, rakı da içerim, birlikte çalarım, kitap paylaşırım, sorunlarını dinlerim, en güzeli kendim anlatırım, paylaşırım. Müzik önerilerini dinlerim. Ben var oldukça onlar da benim canım ciğerim.

Yaşadığım sürece başkalarının kalbimi yaratma sürecimi durduracak kadar kırmasına izin, imkan ve ihtimal vermeyeceğim.