Monday, July 18, 2011

Bir suredir anlatmadi(gi)m: Mayis.


Mayis tam da tahmin ettigim gibi 123'un Izmir Devlet Senfoni Orkestrasi ile yapacagi konserin aranjmanlarini yetistirmeye calisarak gecti. 14 Mayis'ta Borusan Muzik Evi'nin kapanis konserinde misafir sanatci olarak 2 parca caldim Ozan Musluoglu ve Ferit Odman ile. Bir tanesinde Elif Caglar Muslu ile Ex-factor caldik soyledik. Taa bir zamanlar Elif Bilgi Muzik'te ogrenci iken beraber calmistik bu parcayi showcase'de. Cok nostaljik oldu heyecanli oldu bizim icin. Kosa kosa eve geri geldim calismaya, bir sonraki gercek hareketim (masa basindan kalkmaktan bahsediyorum) konserden 2 gun sonra direk havaalanina gitmek oldu. Izmir'e vardigimda ve orada yapmamiz gerekenler bittiginde ve otelde yataga girdigimde 38 saattir uyumuyordum. Ama sonuc tum cabalara degdi. Cok guzel bir konser oldu. Amy Salsgiver ile Hilton'un 28. katinda kaliyorduk. Deprem oldu ve benim bir kabusum gercek oldu. O kadar yuksekte deprem bildigimiz deprem gibi hissedilmiyor. O bina gidiyooor geliyooor gidiyooor geliyooor uzunca bir sure. Ilk defa hayatimda kapi cercevesi altinda durdum korkudan. 28 kat asagiya inemeyecegimi bilerek. Fenaydi! Ama cabuk sakinlestim.

Iste beklenen ornek kayit 123 konserinden. Huzurlarinizda Patchouli.


Istanbul'a konserin hemen ardindan dondum. Biraz dinlendim. 27 Mayis'ta sabah erkenden Diyarbakir'a gittim. Suluklu Han'da Serhan Erkol (Alto Sax) ile hem 27'si Cumartesi gecesi hem de 28'i Pazar aksami harika iki konser caldik. Hava kapali ama sicakti. Pazar avluya yagmur yagdi ama kimse gitmedi. Toplam bir bucuk gun kaldik ama kalbim orada kaldi desem yalan olmaz.
Diyarbakir cok guzel bir sehir. Insanlari cok sicak.
Yemekler muthis. Orada aldigim iki kilo var yemekten, hala veremedigim. Ama boyle sismanlamaya can kurban!


Serhan Erkol ve ben konser sonrasi mutlulugu ile! =)






31 Mayis'a kadar calmadim. Sag el bilegim hala ariza veriyor. Dinlendim. Sonra Ekin geldi Amerika'dan ve 60m2'de Ozan Musluoglu ile birlikte Trio caldik. Ekin'in babasi (Kemal Cengizkan) muthis fotograflar cekmis o gece. Renkler hal ve tavirlar... Hepsi resim gibi!

Soyle de kisa bir video var geceden:
'Yellow Moon by Selen Gulun'





Friday, July 15, 2011

Bazen Şeyler Karışır...

Ben dedigin ile sen dedigin biz olamadan sen ben olsun istenirse, karışır. Birbiri adına insanlar karar verirse, basit bile olsa konu... Birisi ötekisi kendisi gibi düşünecek, davranacak zanneder ve ona göre hareket ederse şeyler pek tabii karışır. Bazen beklemediğin kadar kolaydır şeyleri karıştırmamak. Ama çoğu insan için zor zanaat işte ne yaparsın? İnsanoğlu bencileyin bir şey.

Kendine not: Bir yazamadın gitti şu 'Ben 002' yazısını. Çok yakında yaz!

Saturday, April 30, 2011

Zaman/Müzik/Ben bir nokta.


Dün gece iki davul çalıyor sahnede birisi sağımda Ediz Hafızoğlu ki en acayip aksak ritim (odd time) figürleri yolda yürümek kadar kolay çalan birisidir. Sol tarafımda akıcılık/nefes konusunda inanılmaz bir müzisyen olan Nasheet Waits çalıyor. Butch (Morris) bir zaman veriyor çalınması için. Sayıyor. 1 2 3 4 yok sayısında... Baton aşağı yukarı. Sayıyor. İkisi de farklı algılıyor. Ayrıca İzzet (Kızıl) var tam önümde perküsyonlar çalıyor çeşit çeşit hepsi başka zamanlarda... Ben de öyle. Çünkü 1 yok orada. Başla diyince senin 1'in güçlü zaman (down beat) değil. O çember içinde bir nokta ama o zaman içinde bir ara aynı noktaya da düşmen lazım. Benim için o kadar keyifli bir durum ki bunun içinde çalmak, değil çalmak aslında sadece duymak, anlatılır bir şey değil. Hangisini dinleyip çalacağım ne çalacağım yok... Çünkü zaman zaten akıp gidiyor. Sen de bir parçasısın. Bundan daha güzel bir an olabilir mi? Seçim yapmak zorunda değilsin. Sen sensin. Zaman orada. Ediz ediz, İzzet izzet, Nasheet de nasheet...

Bir araya gelmeye çalışıyorlar 'repeat'ler başladığında... Butch emir veriyor bir figürü beğenince bunu tekrar (repeat işareti) edin. Tüm perküsyonlar zamanı bir araya getirmeye çalışıyorlar... Butch kızıyor bağırıyor! Nasıl olur hepiniz aynı anda hissedebilirsiniz zamanı bu mümkün değil kandırmayın bizi diyor! Bir araya gelmelerine kızıyor. Ben mest oluyorum. Hissettiğim duyguyu anlatmam mümkün değil. Bayağı sırıtıyorum yani!


Ama zaman bu 1 2 3 4 eğitimini almış kişiler için aynı şekilde akabiliyor yine de işte. Bütün bu kontrollü Kaos (çünkü içinde ciddi bir kompozisyon var) sonrasında Butch diyor ki sahnedeki 12 müzisyene (seviye çok yüksek bu arada gerçekten!) haydi şimdiiii herkes mesela 20 dakika önce kurmuş olduğu fikre (memory 1 işareti) geri dönsün baton aşağıya iniyoooor... Hop kurgu aynı. Birdenbire herkes aynı yerde kocaman "BİR". Döngü en baştan 20 dakika önceki gibi herkes kendi zamanında ama 1 var. Orada, herkes için. Kimse için sorun olmuyor. O kadar içsel.

İlk provada hep beraber bir şey 'repeat' etmemiz gerektiğinde müzisyenlerden aynı sorular çalınıyordu kulağıma 'yani hep ayrı şeyler mi çalacağız bir arada çalmayacak mıyız?'. Halbuki ayrı gayri yok. Butch duyuyor oradan her şeyi ve bir araya getiriyor. Ama grup olup çalmak düzenleyip toparlamak adamın ruhuna işlemiş. Her şey zamanla ilgili. Bir akor da zaman demek aslında ama şimdi olayı ders notlarına dökmeyelim.

Küçükken müzik eğitimine başladığında sana ilk saymayı öğretirler. 1 2 3 4. Sonra zamanı eşit aralıklarla bölmeyi... 1 ve 2 ve... sonra 1 ve ve ve 2 ve ve ve... Kaç kere 'öğretmenim' bana SAAAY diye bağırdı bilmiyorum ilk eğitimimde. Yani aslında ne acayip bir disiplin. Sana zamana sahip çıkabileceğin ve kontrol edebileceğin öğretiliyor. İnsanların hayatı hep bu yüzden kararmıyor mu zaten? Sanatta aşağı yukarı hep böyle kalıcı olmak çabası yok mu? Halbuki kalıcı değil hiç bir şey. Ben bunu şimdiki aklımla bir çeşit ölümsüzlük arayışı, ölümlülüğe meydan okuma olarak algılıyorum. Çünkü zamanın gerçekten kontrolü mümkün değil. Şimdi dur, şimdi başla diyemiyoruz. O yüzden müziğin gerçek hayatın böylesine kontrollü bir yansıması olması gerektiği tezine katılmıyorum. Öyle ki madem gerçek hayatla ilintili olmalı o zaman ritmik olarak da armonik olarak da kaos müziğin içinde olmalı. Ya da şimdiki anlamı ile 'çağdaş yaşam' şekli. Hangimiz hayatını (zamanını) bu şekilde kontrol edebiliyoruz? Bu durumda müziğin düzenli ve tertipli olması beni pek tatmin etmiyor. Doğaçlamaya merakım bu yüzden. Aslında daha çok zamanın kullanımı ile ilgili.

Her müzisyenin kuvvetli/zayıf tarafları vardır. Pedagojik olmayan konservatuar eğitiminde öğrenci birey değilmiş gibi davranılır çoğu kez. Çok az insan birbirini dinler ve bu sebepten de doğru yönlendirilebilir. Trajik ama durum bu. Benim en kuvvetli tarafım hep ritmik duyumum/yorumum olmuştur. Zaman benim için müzikte doğal bir şekilde akıyor. Bana öğrettikleri zaman 1 ve 2 ve ... sorun olmadı. Çabuk kavradım. Öğrencilik dönemim boyunca da zamanı lehine kullanabilmiş bir insanım. Nasıl o kadar çok iş yaptın? Okul okudun erken yaşta bitirdin diye soruyorlar. Cevabı aslında basit 1 ve 2 ve... Zamanımı bölmeyi öğrendim. Erken yaşta Müzik eğitiminin (spor eğitiminin...) işte bu anlamda disiplinle ilgili olduğunu düşünüyorum çünkü belirli bir zamanda belirli bir işi yapman ve en doğru şekilde yapman gerekiyor. Öz disiplin. Genellikle konservatuardan mezun müzisyenler çok iyi bir zamanla en düzgün şekilde önlerindeki notayı çalmaya çalışırlar. Eğitim bunu üzerine kurulu. Ben üstün yetenekli yaftası ile yarı zamanlı konservatuar okuyan birisi olarak hiç bir zaman bu anlamda iyi bir konservatuar öğrencisi olamadım. Yani 1 ve ve ve'de hiç sorun yok, notalar orada hemen duyuluyor yazılıyor ama çalma kısmındaki düzen benim yapımda sorunluydu. Daha ufağım Bartok koyuyorlar önüme, hop, harika performans. Schumann? I-ıh! Çalışıyorum. Ya da belki de doğru çalışamıyorum. Olmuyor da olmuyor!.

Dün geceki deneyimimden sonra bende farklı bir aydınlanma oldu. Aslında müzik hayat ile çok ilintili, evet. Ben annesi devlet memuru mühendis, babası özel sektör mühendis bir ailenin kızıyım. Annem de babam da mühendis olmaları anlamında disiplinli insanlar. Zamanı iyi kullanıyorlardı. İkisi de çalışıyor gündüzleri. İki çocukları var öğretmeleri gereken ilk şey çocuklarına kendi başlarının çaresine bakmaktı. Öte yandan ikisi de arazi insanı. Baba da anne de açık alanda iş yapıyor. Bir de deli gibi gezmeyi seviyorlar okul zamanı filan dinlemeden atıyorlar çocukları arabaya yeşil orman dağ çimen tarla ırmak dere tepe geziyorlar. Sonra dönüyoruz biz disiplin (okul + konservatuar) devam... Şimdi benim sadece önüme koyulanı verilmiş zaman içinde çalmam mümkün mü bu durumda? İmkansız. Zamanımda ki bölünmelere bak... Macera.... Açık alan... Koş hopla zıpla... Sonra 1 ve 2 ve...

Şunu anladım bir kez daha dün gece; ben müzikle kavga etmiyorum. O da var; ben de varım. Bazen yakınız, bazen iç içeyiz. Bazen de mesafeliyiz. Böyle algılıyorum. Çok eğlendim ben sahnede dün gece. Müthiş. Sahneye bis'e çıkmadan önce Butch bana 'gimme more of that crazy shit you were playıng on the stage' dedi. Hoşuma gitti. Çok 'zaman' geçti böyle olmasını sağlayabilmek için.

Monday, April 11, 2011

Nisan'(d)a neler oluyor?

Nisan geldi biz Ayşe (Ayaşlı) ile hoop Mardin'e gittik. Ne zamandır aklımda, gidip görmek lazım... Bilgi'de Bahar tatili oldu hemen atladık uçağa. Dört tam gün Mardin'deydik. Hayatımın dört günü Mardin'de geçti diye çok mutluyum ben. Herkese tavsiye edilir mi bilmiyorum ama benim Ayşe ile deneyimlediğim Mardin çok güzeldi! Bir gün Dara köyü var yakında yeni arkeolojik buluntular var muhakkak gitmeniz gerek dedikleri için araba kiralayıp (bir sileceği çalışmayan!) fırtına inmek üzereyken Dara'yı gezmeye gittik. Aman allahım orası nasıl bir yer? 300 kişilik bir köy ve daha 5 ay öncesine kadar kazılar yokmuş. Ortaya çıkartılan bir su sarnıcı ve su temizleme havuzu var, ben böyle bir şey görmedim. Nusaybin'e de gidelim dedik madem arabamız var. Tam Nusaybin'i yanlışlıkla geçtik geri dönelim öyle sapalım dedik, annemin Mardin'li ressam arkadaşı aradı dedi ki "bence dönün Selen hanım, bugün Apo'nun doğum günü, çatışma çıkmış!". Eh oranın gerçekliği de bu, yapacak bir şey yok. Döndük, Nusaybin'i göremedik. Zaten kepenkler kapalıymıs. Tabii ki! Yol boyunca sağlı sollu kırmızı "mayınlı alan" işaretleri var. Geriliyor insan. Sonra yolda çalışmayan sileceğimiz ile kafamızdan aşağıya fırtına indi. Etrafımızı çevreleyen alanda şimşekler, yıldırımlar! Sarı sonra kahverengiye dönen bir gökyüzü ve yağmur yağmur... Maceralı ama bir o kadar da eğlenceli oldu. Ayşe korkmuyor kolay kolay. Ben zaten korku nedir pek bilmem (nazar değmesin =). O yüzden çok hoşuma gitti paniklemeden araba kullandı dönüşte. Çok sakindik.

Her fırsatta 123 grubunun orkestra konseri için aranjmanlarını yapıyorum. Gerçekten tüm vaktim bilgisayar başında geçiyor. Böyle olacağını tahmin ettiğim için pek konser almadım Nisan ayı süresince. Çünkü grubun konseri 19 Mayıs'ta İzmir'de ve açıkcası çok eğleniyorum aranjmanları yaparken. Grubun müziklerini zaten seviyorum. Bir yazar çizer müzisyen için daha eğlendirici ne olabilir ki hayatta zaten? =) Böyle tuhaf yanlızlıkla yapılan işleri seviyoruz işte ne yapalım? 123'ün Arve albümünü edinmediyseniz hala, alın bence. Dinlenilmeli.

http://www.aisharecords.com/aisha_records.html

14 Nisan Perşembe akşamı bu ayın tek Selen Gülün Trio konserini Alt'ta Volkan Hürsever/Bas ve Ediz Hafızoğlu/Davul ile çalacağız. Yeni parçalar yazmıştım taze taze, 2011. Onları da çalacağız. Saat 22.00'da sahne.
http://www.altnokta.com/


Bunun haricinde 29-30 Nisan (Cuma-Cumartesi) çok heyecanlı bir konser daha var. Lawrence D. "Butch" Morris yönetiminde Nublu İstanbul Orchestra. Konser Cemal Reşit Rey konser salonu'nda iki gün de aynı saatte başlayacak, 20.00. Butch ile biz Bilgi'de ders verdiği dönemlerden tanışıyoruz. Beraber çalışmıştık Müzik bölümünde. Ayrıca o zaman Babylon yeni açıldığında her Salı düzenli konserler vermiştik bir sürü muhteşem müzisyenin olduğu bir takım ile. Conduction tekniği ile tanışmıştık. Serbest doğaçlamanın yönetilebilir olduğuna ikna olmuştuk hep birlikte. Çok güzel konserlerdi. Hiç para almıyorduk ve sürekli prova yapıyorduk. Müzisyenliğin gerçekten anlamlı olduğu olaylardan birisiydi. Şimdi yeniden... Ekip çok heyecan verici: İlhan Erşahin, Eddie Henderson, Juini Booth, Nasheet Waits, Imer Demirer, Sarp Maden, Ozan Musluoğlu, Serhan Erkol, Bilal Karaman, İzzet Kızıl, Ersin Özer ve Ediz Hafızoğlu. Konser öncesi iki gün prova var. Bakalım nasıl olacak bu birliktelik?
http://www.crrks.org/index.php

Bahar geldi işte şehrimize. Çiçekler, laleler, kuşlar, böcekler... Fakat ben hala bekleme dönemindeyim (transitional bridge). Yaz geldiğinde geçecek diye umarak... Bir de hava biraz tuhaf gidiyor. Bu hafta soğuk mu soğuk olacakmış. Eh ben de zaten çalışmalıyım!

Meraklısına Mardin notları: Dara Mardin'in 30 km dışında: Araba ile gitmek lazım. Ama yol dümdüz Nusaybin'e doğru, çok kolay bulursunuz. Nerede kalınır sorumuza herkes Erdoba konakları demişti. Hafta sonu grup gelmiş kapatmış biz de Zinciriye konakları'nda yer bulduk. Odamız en tepedeydi, hemen Zinciriye Manastırı'nın önü! 402 numara. Şiddetle tavsiye ederim. Otel Butik otel, temiz ve insanlar çok iyi. Erdoba konaklarında ve Cerciş Murat Paşa Konağı'nda yemek yedik. Erdoba'daki yemekte "Erdoba'da içki YOK" dediler bize komik oldu. Haberiniz olsun. Bence yemekler de ortalama idi. Cerciş'te uçtuk! http://www.cercismurat.com/ Süryani şarabı başka bir hikaye! Servis muhteşem. Esnaf lokantasında yemek yedik. Yemekler çok güzeldi. Dostlar Pastanesi'nin Cevizli Kurabiyesi, Paşavat fırını'nın Tarçınlı çöreği'ni yemeli ve Atilla Çay Parkı'nda oturup kahve, çay içmelisiniz. Ben dönerken ev yapımı susam ekşisi, nar ekşisi ve acı biber salçası aldım. Çok memnunum sonuçtan. Tava aldım. Bir sürü sabun aldım ve şal aldım. Onları da insan görünce istiyor işte. Ne yapalım? =)

Thursday, March 31, 2011

13 Mart - Sakin macerası!

Anladım ki yazmazsam olmayacak. Çünkü içimde dönüp duruyor. Madem öyle yazayım dedim, blog'uma!

13 Mart günü benim TRT'nin Caz orkestrası ve Koro için aslında 29 Ekim 2008'de çalınmak üzere sipariş verdiği eserimin (Sakin) radyoda yayınlanmak üzere kayıdı vardı. O zaman bir şekilde eseri çalmadılar. Sanırım Ankara çok sesli korosuna ters geldi eserin koro partileri. Her neyse. Sonradan duydum ki TRT Gençlik Korosu çalışıyor koro partilerini ve eser çalınacak. Bunun duyuduğum zaman Haziran 2010'du. Sevindim tabii ne güzel dedim. Sonuçta eser benim yazdığım bir eser. Ama kontratlı olduğu için de aslında artık bana ait değil, TRT'nin eseri. Yani ne isterse yapar TRT eseri, çalar çalmaz, yayınlar, yayınlamaz. Benim alıp çaldırma hakkım yok Sakin'i artık.

Ben Kasım'da Amerika'da iken sanırım eser Caz Orkestrası ile bir kez okunmuş, koro da hazır imiş kaydetmek istemişler ama bana ulaşamamışlar. Döndüğümde Gökçen Koray'ı aradım (koro şefi) ve provalar konusunda anlaştık. Koro kendisini bana dinletmek istermiş kayıttan önce. Çok hoşuma gitti ciddiyet, hay hay dedim ayarladık. Şubat'ta bir gün gittim dinlemeye. Hazırlar gerçekten kendi partilerini pek güzel söylüyorlar ama orkestra ne çalacak bilmiyorlar tabii. Afro Cuban / Swing geçişleri var ama eser asla zor bir eser değil. Zor olmaması için çok özen gösterdiğim bir müzik. Sözleri de ben yazmıştım. Nakaratı diyelim "sakin, sakin sessiz sakin, sakin..." diye gidiyor. Ve fakat sonuç benim için hiç öyle olmadı.

Zaten uzun bir süre kayıt var mı yok mu bir türlü anlaşılamadı. Gökçen hanım kayıt var dedi diyor Ayşe. Ben "hmm.. öyle mi bilmem beni kimse aramadı" diyorum. Ayşe korist olduğu için olayla tek bağlantım o. Bu arada yanlış anlaşılmasın benim orada olmam gerekmiyor eserin çalınabilmesi için. Dediğim gibi eser onlar tarafından satın alınmış bir eser. Benim kayıtta orada olmam sadece keyfi. Sanıyorum ki herkes mutlu olacak eseri çalarken sonuçta canlı kanlı müziği yazmış kişinin de orada olması kaç kere mümkün olabiliyor hayatta! Yani kibarlık ediyorlar beni de çağırıyorlar diye düşünüyorum. Zaten en sonunda Neşet abi aradı beni dedi ki" seni kimse aramadı mı?" Hayır dedim. "Tamam bu Pazar kayıt var, gel" dedi. Oh ne güzel dedik Ekin de İstanbul'daydı atladık gittik Pazar günü ne güzel Ayşe'yi de görürüz dedik.

Biz tam 2'de oradaydık, bize söylenen saatte. İçerisi buz gibi. Pazar günleri ısıtmayı çalıştıran arkadaş gelmiyormuş. İçeride tirtir titreyen bir koro var ve entonasyon sorunu yaşayan saksafonlar. Piyano akortsuz. Enstrumanlar akort tutmuyor, tutamaz, bizim soğuktan dizlerimiz bile tutmuyordu oturduğumuz yerde. Grup çalmak üzere içeri girdiğinde saat 2.45 olmuştu. Sonra anlaşıldı ki, Trompet, Saksafon partilerinde kayıplar var ve gitar partisi yok. Elimde kendim takip edebileyim diye bir partisyon ile gitmiştim. Onu da elimden aldılar çoğaltıp müzisyenlere vermek üzere çünkü onlar oradan transpoze edeyerek okuyup çalmaya çalışacaklar. Ben kaldım mı sana notasız ! Gitarist Gitar partisi yok diyip kayıttan gitti. Bana soruyorlar Gitar var mı diye? Elimden notayı aldıkları için var yok diyemiyorum. Gitariste meğerse koro eşlemelerini vermişim. Alto solosuna giremiyor da giremiyor. Müziği vermişim gitmiş 3 sene olmuş hiç bir şey hatırlamıyorum hakkında. Dediler "yönetir misin?". Dedim "hayır". Ben oraya Besteci olarak gittiğimi zannediyorum. İlk defa koro ile çalarak eserin provası yapıldı. Benim için öyle acayip şeyler oluyor ki o sırada, zaten şaşkın bir haldeyim, mesela Trompet solonun üzerine Tenor solo yazmışım, yani fikir öyle ki müzik yükseliyor yükseliyor trompet solonun üzerine tenor girince artık tansiyon iyice artıyor... Bilerek isteyerek. İkili solo yani. Bu yanlış mı diye soruldu, düzeltilmek istendi. Ama bu bir bigband, ve yani yüksek solo istemekten daha doğal ne olabilir? Arturo Sandoval'ın big band müziklerinin copyistliğini yapmış birisiyim ben para kazanmak için Amerika'da öğrenciyken. Bir sürü müziğim var Rainbow band dahil başka başka big band'ler çalmış kaç senedir. Hatta geçmişte TRT iki kere başka müziklerimi de çaldı. Ben de çaldım onlarla TV programı için. Provalarını yaptık hep beraber. Yani herkes birbirini biliyor orada. Hic boyle sorunlar yasanmadi o zamanlar. Ama konusuldugu halde soloyu çalan Trompetçi arkadaş her Tenor solo girdiğinde küçüldü çalarken, background'a kaçtı, ikili solo yerine. Ne oldu yani kendisi benim besteci olarak yaptığım hatayı mı düzeltti şimdi? Soprano Saksafoncu 3.45 filan gibi geldi! Neden acaba diyorum? Cevabı "işte Tayfun öyle"?! Müzik modal, bütün akorlar 4'lü ve en tepede soprano her şeyi yönetiyor. Melodiyi, armoniyi... Adam gelmedi, gelmedi. Ben sinirleniyorum tabii ne işim var burada diye. Yani gerçekten ne diye eserini çalamayacaksan ya da uğraş vermeyeceksen besteciyi oraya çağrırısın ki? Anlamıyorum.

Madem çağırılıyorum notaların eksikliği durumu Ferit'in ve Ozan'ın dediğine göre üç ay önceki provada da varmış. O zaman söylensin besteciye yanında getirsin bari. Saksafonculardan birisi kayıt esnasında "abi benim gitmem lazım" diyip gitti. "Bize 4'e kadar dediler" dedi. Saat 3'te girmişler içeri zaten. Provasız eseri çalmak için. Koro hepten dağıldı. Ne yapsınlar ki? 1 senedir bir müzik çalışıyorlar bütünde nasıl bir şey bilmiyorlar, hiç toplu prova alınmamış. Anlat anlat bitmez. Kimse çalmak istemiyor. Herkes üşümüş paltolarıyla. Günlerden Pazar dışarısı mis gibi. Çocukların çoğu kadrolu değil. Bu da baska bir sorun. Destek olsun diye geliyorlar sanırım ama çalmak umurlarında değil gibi. Yani Ferit prova yaptırmak istiyor, herkes sınıfın ineği (afedersiniz) muamelesi yapıyor adama. Haydi bir kez daha çalalım şurayı diyor, miletten off puff'lar. "Niye ki"ler! İnanılmaz bir isteksizlik. Niye ki mi? Çünkü bu çalınan asla ve asla benim yazdığım müzik değil. Çünkü ben polyphony (counterpoint) kullanan bir insanım yazarken. Çalınamaz ise o hatlar kişisel olarak müzik toplamda çalınamıyor. Bu kadar basit. Sonuç çok kötü oldu. Ben dinlemem o müziği şahsen!

Yazık üzücü. İnsan sormak istiyor yani orada Aydın'ın (Esen) bir eseri çalınsaydı aynı ilgisizlik olacak mıydı müziğe? Geçmişten biliyorum ki cevabı Hayır. O zaman bu insanı "seni ciddiye almıyorum. emeğini ciddiye almıyorum. bunu da çalmak istemiyorum" demek için mi çağırıyorsunuz. Anlaşılır gibi değil o ciddiyetsizlik benim için. Benim o eseri yazma koşullarım normalden farklıydı. Çok zordu. Annem hastanede kanser ameliyatı olmuş ben benden istenen günde eseri teslim edebilmeliyim diyerek yanımda laptop (sonuçta iş!) annemin başında beklerken ameliyattan sonra, bir yandan "sakin" eserini yazdım. Çok ironik! Ama durum aynen böyleydi. Önümde sürekli finale açık. Bunun tabii konuyla burası sadece benim kişisel blogum olduğu için ilgisi var. Sonuçta ne istersem yazabiliyorum buraya öyle değil mi? Yani eser bana zaten sakinlik ve sessizlik hissi veren bir eser değil demeye çalışıyorum.

Akşam konserimiz vardı 60m2'de Ozan Musluoğlu ve Ekin ile. Gerginliğim oraya da yansıdı. Nasıl yansımasın ki yani mümkün mü? Amaaan yaaa boşveeeer yaaaa mi diyeyim bu duruma!

Bütün bunları neden şimdi yazıyorum? Çünkü elime kayıt geçti 5 gün filan oldu daha hala dinleyemedim. Öyle duruyor bir yerde. Sanırım hiç dinlemeyeceğim. Neşet Abi "Selen kusura bakma biz bunu sonra çalışır canlı çalarız" dedi. Tabii dedim ne güzel olur. Gerçekten de güzel olur.